More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  Serkan Özçalık'tan Türki...PhotosProfileFriendsMore Tools Explore the Spaces community

Çocukken Ne Güzeldi Herşey

 
 
Can Dündar'ın yazısını okuduktan sonra bugünkü hayatımı ve yaptıklarımı sorgulamaya başladım. Çocukken ne güzeldi herşey. Büyüyünce unuttuğumuz birçok güzel şey yapardık. Doğayı izlemek, etrafta olanları hayranlıkla şaşırarak izlemek... Artık alıştık hepsine, hiçbiri bizi heyecanlandırmıyor. Büyüyünce mi oldu bütün bunlar? Yoksa bize bilerek mi unutturuldu? Hergün heryerde bize hayatın acımasız, maddesel, soğuk olduğunu anlatmaya çalışan insanlar, makinalar, gazeteler. Bi an için gözlerimizi bütün dönemsel algılara kapayıp, kendi içimizden gelenleri yapabilsek. Sonunda bize sadece üç beş kuruş para kazandıracak işlerimizi bırakıp, sevdiklerimizle gülüp eğlensek, yeri gelince düşünsek ağlasak. Dostlukların, sevgilerin dışında hiçbir şeyin önemsiz olduğunu anlayabilsek. Herkes gibi belki ben de, böyle bir yazıdan üç dört saat sonra eski hayatıma kaldığı pis yerden devam etmek zorunda kalıp, bu dipsiz kuyunun karanlıklarına doğru yol alıcam? Kim bilir... Küçük de olsa bir umut parçası var hala içimde. Belki insanlığımızı hatırlarız birgün ve eski sıcak günlerimize geri döneriz.
 
 
 Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?
Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Hiç suda taş kaydırdınız mı bu yıl?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez farkettiniz bu yıl?
İyi bir yılın, bunlar gibi bir çok küçük şeye bağlı olduğunu
hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yeni yılda düşünün!
Baharda hemen yayılın çimenlerin üzerine...
Acele edin, er veya geç; çimenler yayılacak üzerinize...

Can Dündar

Bilgi ve deniz

Bilgiye ulaşma macerasını denizin derinliklere dalmaya benzetebiliriz. Yolun başında ve deniz yüzeyinde olan kişi daha bilgiye ulaşmamıştır. Bu kişi halinden memnundur. Güvendedir, çünkü kaybedecek bir şeyi yoktur. Günlük hayatımızda gördüğümüz birçok insan bu sınıftadır. Ancak içlerinden bazıları, eldekilerle yetinmeyi sevmez. Var olanların değiştirilebileceğini ve iyileştirilebileceğini düşünürler. Bu amaçla yola çıktıklarında karşılarında uçsuz bucaksız bir deniz görürler. Onlardan korkuyu unutup, cesaretine sarılabilenler kendilerini uzun bir yolculukta bulurlar. Bu arayış içinde denizin derinliklerine dalarak gerçek hazineleri ararlar. Denizin derinliklerinde zorlu engellerle karşılaşırlar. Binbir türlü deniz yaratıklarıyla karşılaşırlar. Bazıları yunuslar gibidir, insanlara yardım eder. Bazıları ise köpekbalıkları gibidir, yalnızca kendi midelerini doldurma gayretindedir. Bütün engelleri aşıpta denizin derinliklerinde kumlar altında kalmış hazineleri bulanlar zafer sarhoşuna dönerler. Şimdi verilecek çok önemli bir karar vardır. Artık hazineyi elde etmiştir. Bu hazineyi yanına alıp yeni hazineler peşinde mi koşmak gerekir, yoksa hazineyi alıp yüzeydekilerle paylaşmak mı gerekir? Yola çıkarken yüzeydeki hayatı düzeltme ve iyileştirme amacında olanlar, aslında burada geçici olarak bulunduklarını anlarlar. Esas amaç hazine değildir. Hazine esas amaç için bir araçtır. Amacını unutup hazinelerin büyüsüne kapılanlar ise yolculukları ilerledikçe, daha derine battıklarını farkedecekler ve sonunda nefeslerinin biteceği gerçeğiyle karşılacaklar. Hazineye sahip olmanın verdiği yalancı mutlulukla yolculuklarına devam ederken onları hazin bir son beklemektedir.
Hayal dünyasında gerçekleşen bu deniz macerası bize gerçek hayatımız hakkında birçok ipucu verir. Bilgi hazinedir. Ancak bilgi amaç değildir. Ancak daha yaşanabilir bir hayata ulaşma yolculuğunda bir araçtır. Bilgi denizin derinliklerindeymiş gibi ulaşılması zordur. Kişi bilgiye ulaşma macerasına çıkarken bütün korkularını bir yana bırakmalıdır. Bilgiye ulaşabilenleri ikinci bir soru beklemektedir. Ben bu bilgiyle ne yapmalıyım? Büyük bir bencillikle bilgi alemine kapılıp bütün bilgilere ulaşma çabasına girersek, birgün içinden çıkamayacağımız bir karmaşanın içinde kendimizi buluruz. Ancak bir toplumda yaşadığımız gerçeğini hatırlayıp, elde ettiğimiz bilgileri insanların yararına kullanır ve onlarla paylaşırsak mutlu ve aydınlık bir gelecek bizi bekliyor olacaktır. Bireylerin elde ettiği bilgi ve tecrübeleri kişisel gelişiminden çok toplumsal gelişim için kullanması gerekmektedir.

Dirilen şehit

gul_resimleri_001.jpgSevgili Peygamberimiz “şehidliğin” üstünlüklerini anlatıyorlardı. Buyurdular ki:
(Kıyamet gününde şehidler, “Mahşer Yerine” gelirken; orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar.. Onlar; çocukları, akraba ve dostlarından 70.000 kişiye şefaat ederler (Cehennemden kurtarırlar)….)


Bu sözleri işiten “Nevfel” ismindeki sahabe, iki oğlu ile hanımını oraya getirdi.

- Yâ Resûlallah! Bir dua etmek istiyorum. Siz de “amin” der misiniz? diye sordu.

Peygamber Efendimiz kabul ettiler. Bunun üzerine Nevfel:

- Yâ Rabbi, Nevfel kuluna, “şehidlik” nasib eyle!.. duasında bulundu.

Hazret-i Ali’nin bildirdiğine göre; ilk Gazâ’da (savaşda) Nevfel, gerçekten şehid oldu…

Gazadan sonra Allahın Resulü ve arkadaşları Medine’ye dönüyorlardı.

Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar, karşılamaya çıktılar. Hepsi sevinç içindeydiler.

Nevfel’in hanımı, çocukları ve ihtiyar annesi karşılacılar arasındaydı.

- Gazanız mübarek olsun Yâ Resûlallah Nevfel’in hali nicedir?… diye sordular.

Merhametli “Efendimizin” gözleri nemlendi. Şehidlik haberini vermeğe mübarek kalbleri dayanamadı. Elleriyle arka tarafı işaret buyurup, geçtiler..

Arkadan Hazret-i Ali geliyordu. Nevfel’in yakınları, O’na sordular… “Allahın Arslanı” yanında yürüyen Hazret-i Ammar’a:

- Şehidlik haberini ben de veremiyeceğim. Yürü gidelim dedi.

Eliyle arka tarafı işaret etti.

Sonra Hazret-i Ömer geliyordu. “Büyük” Ömer de, aynı şekilde hareket etmek zorunda kaldı…

Daha sonraki Hazret-i Osman da başka türlü yapamadı. Eliyle, arka tarafı işaret edip, geçti…

En sonra gelen Ebu Bekir hazretleriydi. Yanında “Muaz bin Cebel” bulunuyordu. Geride Hazreti Zübeyr’ den başka kimse kalmamıştı.

Nevfel’in yakınları son ümitle, Sevgili Peygamberimizin en aziz arkadaşına yaklaştılar. Aynı şeyleri sordular.

Hazret-i Ebu Bekir kendi kendine düşündü:

“- Yâ Rabbim… Ne kadar zor durumdayım. Eğer doğru söylersem, mahzun kalbleri, daha fazla üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan, Sevgili Peygamberimiz bile çekindiler… O’na nasıl, aykırı davranabilirim. Fakat yalan da söyleyemem.

Sen bana öyle bir şey ilham et ki, bu gariblerin yüreği, daha fazla yanmasın Allahım”…

Peygamber Efendimizin doğru sözlü dostu “Sıddîk,” bütün kalbiyle,

- Yâ Allah..! Ya Nevfel…! diye “Ah” çekerek inledi.

İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi “bir atlı” yıldırım hızıyla yanlarına yetişti.

- Buyur Yâ “Sıddîk”… Beni mi çağırdın. Ey Allah Resulünün sevgilisi? diye sordu. Bu atlı Nevfel’den başkası değildi.

Bütün Eshâb-ı kiram, hayrette kaldılar.

Sonra Cebrail aleyhisselâm isimli melek göründü. Peygamber Efendimize şunları söyledi.

-Yâ Resûlallah… Hak teâlânın selamı var…

(Eğer “Peygamberin Mağara Arkadaşı” Sıddîk, bir kere daha “ALLAH” deseydi; “Yüceliğim” hakkı için, bütün şehidleri diriltirdim. Çünkü, Ebu Bekir adlı kulum; cahiliye devrinde “İslâmiyetten önce bile, hiç yalan söylememiştir” buyurdu.

Ebu Bekir’in yalancı çıkarılmaması için, Nevfel’i Cenâb-ı Hak diriltti… Nevfel bundan sonra, nice yıllar daha yaşadı.

Nihayet duası kabul olundu. “Yemame” çenginde şehidlik şerbetini içti.

Madde ve Manada Bütünlük

msck8fqrkx.jpg31 Ağustos 1914 günü Osmanlı Devleti, Almanya’nın yanında Birinci Dünya Savaşına girdiğinde; İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener bir açıklama yaparak: “Türkiye’yi yok edinceye ve tarih sahnesinden silinceye kadar savaşacağız..” dedi.

Aradan bir yıl geçmeden Çanakkale’de büyük bir hezimete uğradılar. Atatürk ve Türk milleti yine büyük bir mucize yaratmıştı. İngiltere ve müttefikleri şaşkındı. Köhne ve hasta bir devlet bütün ordularını tarumar etmişti. Beklenen bu değildi. Hayâl-i sükut derindi…

Bu büyük yenilgiden sonra İngiltere parlâmentosu toplanarak ‘Çanakkale hezimetini’ bütün aşama ve ayrıntıları ile görüştü. (1916) Saatler süren öfkeli, sinirli, gergin ve heyecanlı oturum boyunca milletvekilleri Başbakan David Lloyd George’u (1) hedef alarak en ağır şekilde eleştirip suçladılar. Korkunç ve acımasız hücumlar yönelttiler. Başbakan bütün konuşulanları olanca sükunetiyle sonuna kadar dinledi.

Nihayet, elinde bir kitapla kürsüye çıktı.

Elindeki kitap Kur’an-ı Kerim di…

Kendisine ve orduya yöneltilen eleştirilere, çok kısa ve öz olarak şöyle cevap verdi:

“Şu elimdeki kitabı görüyor musunuz ? Bu, Türklerin taptığı kitaptır. Kuranı Kerim… Biz bu milleti tam 300 yıldır bu kitaptan ayırmaya ve dinlerinden uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Demek ki başaramamışız. Zira, bu kitap Türk’lerin elinde olduğu ve onlar bu kitaba göre amel ettiği (yaşadığı) sürece, bütün dünyanın orduları bir araya gelse, yine de Türkleri yenemezler. Ne vakit ki, onları bu hayat ve kuvvet kaynaklarından soğutur, uzaklaştırır ve ayırırız, işte o zaman Türkleri yenmek dünyanın en kolay işi olacaktır” dedi.

Kaynak:Ansiklopedi Wikidepia, (Sabri TANDOĞAN, Gönül Sohbetleri, 25.08.2006-Ankara

Unutmak üzerine

Hepimiz insanız. Ve elbette yaratılıştan getirdiğimiz yanlarımız var. Sevsek de sevmesek de bizimle olan, değiştiremediğimiz, törpülesek de kökünden kurutamadığımız, kurtulamadığımız insani haller…
Meselem bu beşeri hallerden biri: unutmak…
Hiç sevmeyiz onu. Unutmaktan dertli, müzmin mustarip çoktur aramızda. Kendi kendimize kızar, içten içe hayıflanırız unuttuğumuza. Nesneleri, tarihleri, yapılacak işleri unuturuz. Yeni zaman dertlerindendir: Şifreleri unuturuz! Anahtarı unuturuz. Unuturuz da unuturuz…

Kimimiz hafıza seminerlerine katılır, kurslara gider. İlginç tekniklerle, kırk bir buçuk taklayla güçlendiririz hafızamızı. Unutmayacağızdır hiçbir şeyi. Hatırımızda tutup zihnimizden silmeyeceğizdir.
Bu girişten sonra size unutmanın o kadar da kötü bir dost olmadığını söylesem ne dersiniz? İnsana yakıştığını, onunla bir yaratıldığını, yoldaş olduğunu, kanında gezdiğini desem…
O kadar da kızmayın unutanlara, unutkanlara. Sizin de olmuştur bir şeyleri unuttuğunuz. Kendinize de kızmayın. “İnsan nisyan ile maluldür!” deyin. Önem verdiklerinizi unuttuğunuzda ya da soğuk bir kış günü unutulduğunuzda bir köşe başında hoşgörün hataları… Gülüp geçin sadece.
Hep kötü olacak değil ya unutmak. İyi olduğu zaman da çoktur. Mesela insanı yıkan üzüntüler, kederler vardır. Duyunca kendimizden geçtiğimiz, hayat bitti sandığımız. Daha yaşayamayacağımızı söylediğimiz, tarifi lâ-mümkün, kalbe ruha gönle azap, acılar…
İşte bu kadim dost böylesi zamanlarda usul usul işlemeye başlar. Unutturur bize acılarımızı. Birden olmaz elbette. Yavaş yavaş, azar azar unutur insan bu zindandan geceleri, geçmek bilmeyen zamanları. Yaraların üstü unutmak fiilinin ince ve nazik ellerinin maharetiyle kabuk bağlamaya başlar. İnsan aklını başından alan bu kederleri tabii ki tamamen unutmaz ama onlarla yaşamayı öğrenir. İşte bu cihan tutuşturan, yürek dağlayan kederlere karşı koyma sanatını insana, öğreten mahir öğretici unutmaktır.
Ölümü düşünün, öleceğimiz gerçeğini. Sevdiklerimizin bir gülfidanı gibi yanı başımızda sevgi kokuları yayarken solup gideceklerini hatırlayın. Bizi bu dünya zindanında bir başımıza bırakacaklarını düşünün. Kabullenilmesi ne zor bir hakikat. Lezzetleri acılaştıran ölümü de zaman zaman hatırlamalı ve yolculuk gerçeğini kabullenmeliyiz.
Ancak ölüm hakikatinin başınızın üstünde her daim asılı duran lamba gibi parıldayıp durduğunu tasavvur edince insan yine unutmanın güzelliğini anlıyor. Ölmeyi de unutuyoruz. Öleceğimiz gerçeğini de.
Bu halin iyi mi, kötü mü olduğuna bir türlü karar verememiş biri olarak hükmü size bırakıyorum.
Affetmek için de öfkeleri unutmak gerekir.
Biz insanlar, kızgınlıkların üzerine unutmanın kalın örtüsünü çekerek hataları affederiz. Kusurları bağışlarız. Bir de öfkelerinizin ilk günkü, ilk anki gibi sımsıcak yaktığını, kınından henüz çıkmış bir kılıç gibi ışıldadığını farz edin. Kendisi affedilmeye en muhtaç olan insan, galiba kimsecikleri affetmezdi. Dünyada kırgınlıklar, kızgınlıklar, cinayetler, belalar kat be kat artardı. Hâlbuki öyle değil. İşte burada bu duyguyu, unutmak duygusunu içimize koyana hadsiz şükürler etmemiz gerekir…
Yani affetmek için de unutmalıyız.
Her duygunun ayrı bir tadı olduğu gibi unuttuktan sonra hatırlamanın da bambaşka bir tadı vardır. Mesela bir dostu hatırlayıverirsiniz ansızın. Bir anınızı aklınıza getirir ve vefasızların baş tacı, vefasızlığın sebebi telefona sarılıverirsiniz.
Zevkle okuduğunuz bir kitabı yıllar sonra tekrar okuyup hatırlamak ne hoştur. Ya bir şarkıyı? En son ne zaman dinlediğinizi hatırlamadığınız, bir zaman sizi hülyalara salan o hüzzam melodi tekrar dilinize dolanıverse ansızın… Dünya telaşesinin peşinde koşmaktan bıktığınız bir yorgun akşam aralığında, vefasızlık ettiğiniz bir şiiri mırıldanıverseniz usulca… Eski mekânları, lezzetleri hatırlamak gibisi var mıdır ey azizler?
Ya aşklar!
Ateşi sönmüş, yangınının üzeri örtülmüş aşkları hatırlasanız gecenin uyku tutmaz bir vaktinde… Neleri göze alıp, ne kepazeliklere katlandığınızı anımsayınca kendi kendinize utanıverirsiniz ama ne de olsa kimse sizi görmez… Gönül cezvesi pek vefasızmış meğer. Neleri neleri sığdırırmış da sonra solmuş bir gül gibi kenara atıverirmiş hain! Lakin eski aşklar arada bir hatırlanmalıdır ve böylece hakiki aşka yol bulmanın çarelerine bakmalıdır insan, mecazlarda boğulmadan...
Bütün bu hatırlamak lezzeti ayrıca bir yazı konusudur ancak hatırlamak için önce insan, nisyanla malul olan bu gariban, unutmalıdır. Dostları, kitapları, şarkıları, şiirleri, aşkları hatırlamak unutmadan olmaz.
Sakın yanlış anlamayın beni. Ben unutmak ne de güzeldir, her şeyi unutalım gitsin gibi akıl almaz bir düşünceyi savunmuyorum. Hafıza mağduru filan da değilim. Tabii ki unutmanın kötü yanları vardır. Kötü unutmalar da elbette çoktur.
Sorumluluklarını unutur insan, vazifelerini, yapacaklarını, söz verdiklerini… Bekleyenleri unutur. Kimisi söylediklerini unutur, hiç söylememiş gibi davranır. Okuduğumuzu unuturuz bazen, adımız gibi bildiğimizi, dilimizin ucunda olanı, ha deyince çıkıverecek olanı. Ama bir türlü hatırlayamayız.
Ahir zamanda daha çok unutuyor âdemoğlu. Karışmış zihinlerle, kalplerle olmaması düşünülemezdi zaten. Kıyamet alametlerinden midir acep?
İnsana en çok da eski dostların isimlerini unutmak koyar. Derdini, sevincini, zamanını, hayatını paylaştığın insanların adını hatırlayamayan kişi kendine epeyce öfkelenir, öfkelenmelidir de…
Unutulan olmak ise en acısıdır. Hatırlanmamak! Zamanın, hayatın gaddar pençesini yiyen dostlar tarafından unutulmak. Vefasızlığın diğer adı, unutmak olur böyle dostlarla. Evlatları tarafından unutulmak, bir anne baba için ne büyük bir hicrandır. Emeklerini, kazancını, hayatını ve hayallerini verdiğin can parçalarının işlediği bu büyük suç ne burada ne de ötede affedilecek cinsten değildir. Evlâd-ı bivefaya vâ esefâ!
Hepimiz bir şekilde unutulup gideceğiz dünya üzerinden ancak böylesi ruha iyiden iyiye ağır gelmekte.
Edebiyat erbabı için unutulmak bir zehirse, yazmak panzehirdir. Kalemi eline alıp da yazmaya yelken açan edip gönlü, ölümsüzlük suyuna erişmiş talihli ruhlar gibi bahtiyar olur. O da bir şeydir ama her şey midir?
Ömrünün sınırlarını aşmak her şaire, yazara nasip olmaz. Yıllar hele yüzyıllar boyu unutulmamak da bir edebiyatçı için az devlet sayılmaz. Hâsılı edebiyat sevdalısı, yıllara meydan okumak, sesini ötelere duyurmak yani unutulmamak için yazar.
Toparlayacak olursak; unutmak insanın bin bir halinden bir haldir. Kötü unutmalar olduğu gibi iyi unutmalar da vardır. Ondan nefret etmeyelim, sadece sevmek de tek başına yetmez. Onun insani olduğunu anlayalım, insan yakıştığını, insanla dolaştığını. Çünkü insana bu acayip alemde ve garaip çağda en çok insan olmak yakışıyor.

Var olmak...

Kendin olmak, adam olmak, genç olmak, zengin olmak, dert olmak, yazar olmak, toprak olmak, toz olmak…
Ne kadar da çok “olmak” var. Sözlük ne der acaba?
Olmak: Meydana gelmek, varlık kazanmak, vuku bulmak; bir görev, makam, san veya nitelik kazanmak
Hepimiz şu hayatta bir şeyler olmakla uğraşıyoruz. Bulunduğu halden bir başka hale geçebilmek meşgulüz. İçinde bulunduğumuz durumdan şöyle ya da böyle memnun değiliz ve diğeri olmaya çalışıyoruz.
Gelişmek ve değişmek iyidir. İnsan hep daha güzele yelken açmalıdır.
Ama!

Yine bir olmakla ifade edebileceğim var olmaktan haberdar mıyız? Farkında mıyız? Hepimiz varız. Yok değiliz. Nefes alıyor, seviyor, seviliyor, görüyor, bakıyor ve tutuyoruz; hayata tutunuyoruz. Yarım yamalak, eğri büğrü de olsak varız, yaşıyoruz.
Galiba bu durumun pek farkında değiliz.
Bu düşüncelere genelde bir akvaryumun önünde kapılırım. Bir akvaryumun! Balıklara bakarım, sonra kendimi onların yerine koyarım. Hayat, otuza elli, bir kutucuğun içinden ibaret. Gel ve git! İn ve çık!
Tam bir şükür hissiyle dolarım:
“Allahım, sana şükürler olsun ki beni insan olarak yaratmışsın.”
Komik!
Bu düşüncemi anlattığım her dostum güler bana. Burun kıvırarak: “İlginç!” der.
Sahiden öyle değil midir? Haksız mıyım sizce?
Ne kadar da az düşünüyoruz bu durumu! Hayatımızı bir insan olarak sürüyoruz. Bir japon balığı, akvaryumda bir taş veya akvaryumun motorunda herhangi bir taş parçası da değiliz! Düşünebilen, okuyabilen, anlayabilen, algılayabilen ve bunları yapabildiğinin de farkında olabilen bir insanız. Bence bu lütfun farkında olabilmek az bir nimet değildir.
Bizler bu dünyanın insanları, yokluğa düşmeden yokluğu düşünmeliyiz. Keder ve acı zamanlarında, stres dağlar kadar olup da sırtımıza çöküverince bizler yani insan evlatları hatırlamalıyız bu meseleyi. Evet, şu an her ne kadar hal-i pürmelâlimiz ortada olsa da sol yanımızda atan bir kalbimiz, damarlarımızda deveran eden al kanımız ve göğsümüzün şuracığında bir canımız var. Kainatın üzerinde noktanın binde biri kadar da olsak varız. Bir çiçeği kokluyor, baharı hissediyor ve sevilecek her şeyi yüreğimiz yettiğince sevebiliyoruz.
Büyük şehir insanı, hayatı yaşamak ve yaşamanın da farkında olmak macerasında taşra insanına göre daha şanssız!
Topraktan uzak, betonla iç içeyiz. Gelişmiş teknolojimizle keşfedemediğimiz tek bilinmeyen öz benliğimiz. Trafik stresi yaşamak, kalabalıkta boğulmak, gürültüde kaybolmak renklerden uzak hayatımızın sıradan işlerinden. Geç kalmamak için koşuşturmak zorunda olmak, ayağını toprağa basamamak, çok katlı binalarda tabiatı park-bahçelerden ibaret sanmak ve yeşili sadece ve sadece ısmarlama belgesellerde görmek ahir zaman alametlerinden midir bilemem. Bu, başlı başına bir yazı konusu. Bizim de yaramız derin, dolayısıyla şehir ve stres bahsini kısa tutalım.
Yaşadığımızı anlamak için galiba arada bir durmak gerek. Her telaşı bir kenara bırakıp, özümüze kulak vermek! Sır burada…
İçimizin sesini dinlemek, muhakkak hepimizi dinlendirecek. Dertlerden tasalardan mola isteyip, streslerden soyunarak gönlümüze dönelim. Yüreğimizle, vicdanımızla konuşalım. Ruhumuza söz hakkı verelim.

Küçük hatırlatmalar

Hatırlatayım dedim…

“Amerika’nın düşündüğü Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi; Diyarbakır işte bu proje içinde bir yıldız, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım.”

Tayyip Erdoğan
*

“Sen ne mutlu Türküm dersen, o da ne mutlu Kürdüm der.
Türklük yerine Türkiyelilik bilinci yerleştirilmelidir.”

Tayyip Erdoğan
*

“Cumhuriyetin ilanı İstanbul’un tarihi değerini ve saygınlığını düşürmüştür”

Kadir Topbaş
*

“Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir”

Leyla Zana
*

“Vatan sevgisi nedir ki?
Vatanı seveceğinize gidin evde karınızı sevin”

Çetin Altan
*

“Toprak tek başına bir anlam ifade etmiyor.
APO Türklere Allahın bir lütfüdür.
İnsanları öldürmek yerine Kürtlere istedikleri toprakları vermek gerekir”

Ahmet Altan
*

“Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük üretemiyorsak, sebebi Kemalizm’dir”

Ahmet Altan
*

“Memleketi bir çift kadın memesine satarım”

Ahmet Altan
*

“Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir”

M.Ali Birand
*

“Kimse söylemiyor bari ben söyleyeyim.
Türkiye’de 1 milyon Ermeniyle 30 bin Kürt katledildi”

Orhan Pamuk
*

“Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika’ya dönmeliyiz”

Fetullah Gülen
*

“Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir”

Rahmi Koç
*

Güzel Türkçe nasıl katlediliyor?

 

Bu haberi mutlaka okuyun ve birazcık düşünün!!!

 

kitaplar

 

Her geçen gün Türkçe'nin biraz daha yozlaştırıldığını görüyoruz. Dilimizdeki yabancı kökenli sözcüklerin istilası artarak sürüyor. Aşağıda yıllar içinde Türkçe'de nasıl bozulmalar olduğunu gösteren çarpıcı bir metin var!

 

Yıl: 1965

 

"Karşıma âniden çıkınca ziyâdesiyle şaşakaldım.. Nasıl bir edâ takınacağıma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim. Buna mukâbil az bir müddet sonra kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı.. Üstümü başımı toparladım, kendinden emin bir sesle 'akşam-ı şerifleriniz hayrolsun' dedim.."

 

Yıl: 1975

 

"Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Ne yapacağıma karar veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'iyi akşamlar' dedim.."

 

Yıl: 1985

 

"Karşıma âniden çıkınca fevkalâde şaşırdım.. Nitekim ne yapacağıma hüküm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Amma ve lâkin kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum, nitekim yüzünde beni ferahlatan bir tebessüm vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'hayırlı akşamlar' dedim.."

 

Yıl: 1995

 

"Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Fenâ hâlde kal geldi yâni.. Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim.. Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle 'selâm' dedim.."

 

Yıl: 2006

 

"Âbi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yâni.. Oğlum bu iş bizi kasar dedim, fenâ göçeriz dedim, enjoy durumları yâni.. Ama concon muyum ki ben, baktım ki o da bana kesik.. Sarıl oğlum dedim, bu manita senin.. 'Hav ar yu yavrum?'"

 

Yıl: 2026

 

"Ven ay vaz si hör, ben çok yâni öyle işte birden.. Off, ay dont nov âbi  yaa.. Ama o da bana öyle baktı, if so âşık len bu manita.. 'Hay beybi..'"

 

Bu alıntı yazı size mizahsel olarak gelebilir ama gerçeklere ayna tuttuğu da apaçık ortada. Lütfen Türkçe’mize sahip çıkalım. Kelime dağarcığımızı geliştirmeliyiz. Bunu başarabilmemiz içinde kitap okumak en başlarda geliyor.

 

Lütfen dikkate alın!...

Asıl Kimliğimiz Nedir?

Bu dünyada iç içe girmiş birden fazla kimlik veya statüye sahibiz. Müslümanız, insanız, vatandaşız, diyelim ki aile reisiyiz, memuruz, esnafız, bir derneğin, bir fikrin mensubuyuz, vs… Bütün bu kimlik veya statülerin bize yüklediği görevler ve sorumluluklar vardır. Yükümlülüklerimizi yerine getirmek, netice almak, muvaffak olmak için, yapmamız gerekenleri önemine göre sıralar, bazılarına öncelik veririz.

Şu halde “önceliklerin belirlenmesi”, kimliklerimizin bize yüklediği sorumluluklar ile hedeflediği neticeyi dikkate almak suretiyle yapılan şuurlu bir tercih ve sıralama eylemidir. Kendimiz olmayı, sorumluluklarımızı bilmeyi, neticeyi gözetmeyi, akletmeyi ve nihayet standart ölçüleri gerektirir.

Tek tek isimlendirilmekle beraber, sahip olduğumuz kimlikler uygulamada iç içedir ve her birinin önceliklerinin farklı olması, hatta bazen bu önceliklerin çakışması, yine uygulamada temel bir kimliğin belirleyiciliğini zaruri kılar. Bizim temel kimliğimiz ilk ve en kapsayıcı çerçeveyi oluşturduğu için müslümanlığımızdır. Yani kim ve ne olursak olalım, önceliklerimizi belirlerken müslüman kimliğimizin icaplarını esas almak, bunun ölçülerini hesaba katmak, bütün tutum ve davranışlarımızın bu çerçevede kalmasına özen göstermek zorundayız.

Çünkü müslümanlığımız “asıl”, diğer kimliklerimiz “fer” (birinci derecede önem taşımayan) hükmündedir.

Öyleyse birinci ve değişmeyen önceliğimiz, bütün davranışlarımızın, bu arada her konudaki önceliklerimizin “din”in kriterlerine göre belirlenmesi gerektiğini bilmek, İslam kimliğini kuşanmak, yani “müslüman olmak” ve “müslüman olmayı sürdürmek”tir.

Her işte bir hayır vardır...

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.. Her nefis ölümü tadıcıdır. Sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz. (ENBİYA SURESİ / 35)  

Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O’ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O’nun bol fazlini geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, bağışlayandir, esirgeyendir. (YUNUS SURESİ / 107)

Fırtına ve yangın..

Soğuk bir kış sabahı; sahilde bulunan küçük bir koydan bir balıkçı filosu denize açıldı. Öğleedn sonra büyük bir fırtına koptu ve gece olduğunda balıkçı teknelerinden hiçbirisi limana dönememişti. Bütün gece boyunca eşler, anneler ve çocuklar ellerini ovuşturup, kaybolan sevdiklerini kurtarması için Allah’a yakararak rüzgara açık kıyıda bir aşağı bir yukarı dolandılar. Bu sıkıntılı durumda bir de kulubülerden birinde yangın çıktı ve erkekler olmadığı için yangını söndürüp kulubeyi kurtarmak mümkün olmadı.

Ancak gün ışıdığında herkesin sevinçle gördüğü gibi, balıkçı teknelerinin tümü sağlam olarak limana döndü. Fakat orada ümitsiz bir kişi vardı. Bu kişi, yangında evi kül olan adamın eşiydi.
Kocası karaya çıkarken şöyle bağırıyordu:
“Aman Allah’ım, mahvolduk! Evimiz, içindeki herşeyle birlikte yangında kül oldu!”

16sn6

“Allah’a şükürler olsun! Yanan kulübemizin ışığı sayesinde bütün tekneler yolunu buldu ve salimen limana döndük.”

Gerçek Dostluk

dostluk09Hazreti Mevlana ile bir öğrencisi, dostluğun ve arkadaşlığın konu edildiği bir sohbetten sonra yola koyulurlar. Yolda iki köpeğin yan yana , koyun koyuna uyumakta olduğunu görürler. Öğrencisi biraz önceki sohbetin de  etkisiyle hayret ifadesi taşıyan bir çehre ile hocasına " Efendim şu manzaraya bakın, ne hikmetli ve ibret alınacak bir dostluk örneği değil mi ? " der.
Büyük veli, her kelimesi hikmet kokan sohbetin özetini yaparcasına "evlat aralarına bir kemik atıver de gör dostluklarını " diyerek; kişisel çıkarların nice dostlukları yakıp kül ettiği bir dünyayı ne de güzel ifade edivermiş.
Sizin gerçek bir dostunuz var mı?
Var ise mesele yok. Yok ise, gidin bulun hemen!
"Cümle dünya sizin olsun
Bir dost, bir post yeter bana
Atlas libas senin olsun
Bir dost, bir post yeter bana"
Türküsünü duymuşsunuzdur. Erzincan yöresine ait bu güzel türkü Seyit Nizamoğluna ait..
Dünya malı, dünyada kalıyor. Yani herşey fani.İnsanin gerçekten mükemmel bir dostu olsa...Onu, şöyle içine sindire-sindire, öpe koklaya, kocaman bir sarılsa... Ne iyi olur değil mi?
Dostunuz! "Candostunuz" var mı? Kadın ya da erkek... Hiç farketmez. Gerçek dostun cinsiyeti olmaz. Herşeyi paylaştığınız birileri var mi? Sırlarınızı paylaştığınız. Özlediğinizi açık yüreklilikle söylediğiniz. Telefonda bile saatlerce konuştuğunuz, hergün mesajlaştığınız sıcacık biri...
Onu görmediğinizde yüreğinizin "pıt-pıt" attığını hissettiğiniz, bir dostunuz var mı?
Dert ortağınız, sohbetlerinizi paylaştığınız, yalnızlığınızı anlattığınız, sevincinizi hisseden biri... Yalnız kaldığınızı düşündüğünüzde, birilerine öfkelendiğinizde, sevdiklerinizi özlediğinizde, hayal kurduğunuzda yanınızda o var mı? Sizi hiç yalnız bırakmayan biri... Arayan, soran,"Seni özlüyorum" diyen biri.
Böyle bir canlı ile her şeyi konuşabilir, paylaşabilirsiniz. Yanıltmaz! Anlayışla karsılar her şeyi... Hataları, günahları-sevapları, her bir şeyi konuşabilirsiniz onunla... Hiç yalnız kalmazsınız... Böyle bir dost bulmak için fazla bir arayış içinde olmanıza da gerek yoktur. O kendiliğinden çıkagelir zaten. Bir gün bir bakarsınız karşınızda...
Önce tereddüt edersiniz belki. Belki tartışır, kavgada edersiniz. Ardından, ısınmaya başlarsınız. Sonrasında bir bakmışsınız sıcacık sohbetler, derin konular, sırlar, paylaşımlar... Kimseye söyleyemediğinizi, en yakınınıza anlatamadığınızı, geçmişteki izleri, geleceğe dairlerinizi,sadece ona anlatırsınız.
Bir dost bulun! Ama gerçek olsun. Kötü gününüzde destek, iyi gününüzde yediğiniz ayrı gitmesin.
Anlatsın, konuşsun, açık-seçik, korkmadan yaşasın. Güvensin sana. Doğruları söylesin. Gerçekci olsun.
Yanıltmasın, kandırmasın! İçten, sevecen, sempatik, sevdaları, özlemleri anlayabilen biri olsun. Anlasın!
Ağzıyla değil, gözleriyle konuşsun. Beyninden değil, yüreğinden versin. Varken paylaşsın, yokken bulsun.  Yaşasın! Doya-doya yaşasın doya-doya yaşatsın.
Bir dostunuz olsun. sizi ve benliğinizdekileri paylaşsın... Gerçek Dost olsun.
Sevgimiz, samimiyetimiz ve arkadaşlığımız hiç bir karşılık veya beklentiye feda edilmeyecek kadar sağlamsa, hem de bir değer ifade ediyorsa işte gerçek dostluk budur.
Umarım herkesin böyle gerçek dostları vardır veya en kısa zamanda olur...
 

Add to Technorati FavoritesSiteEkle.Com.Trarama motoru Site EkleSite Ekle Link ArsiviDiyetBacklink arabam  Site Eklesite ekle link ekle  ankara nakliyatankara nakliyatankara nakliyat    Ekle"TRsites.NETKaliste.NETToplist Estetik Technorati ProfileSite Ekle "ToplistSite Ekle Link Ekle Url sitelerSite Ekle Link Arsivi Jital.com

Dünyanın diğer ucu ile iletişime geçen insan yan komşusunu tanımıyor.

 

Her ev farklı bir hayatı yaşamakta ve evler arasında bir duvardan daha fazla engel bulunmakta...   

 

Dünyanın diğer ucu ile iletişime geçen insan yan komşusunu tanımıyor.

 

Merdiven aralığında karşılaşmak haricinde komşular birbirini görmüyor.

 

Çocuklar oynamaya Fatma Teyzelere değil, anneleri ile beraber "site parkına" gidiyor.

 

İnsan yalnızlaşıyor.

 

İnsanlar iletişim araçlarının en yaygın olduğu bir çağda iletişimsizlikten yakınıyor.

 

Cep telefonları ve e-mailler derde deva olmuyor.

 

Her daire ayrı bir dünya ve bu dünyalar arasında en ufak bir bağ yok.

 

 

Yalnızlık sitedekiler için olağan bir durum

 

Çocuklar sokak aralarında yakalamaç, saklanbaç, sek sek ve yakartop oynayamıyor. Kadınların altın günleri, çay saatleri artık yok. Hayat, iş yerleri ve evler arasına sıkışmış.

 

Toplu taşıma araçları bir siteden daha fazla ortak yaşam alanı sunuyor. Aynı apartmanda oturanlar toplu taşıma araçlarında tanışabiliyor. Mahalleler, çıkmaz sokaklar hızla yerlerini sitelere terk ediyor. Artık sokaklarda bağıra çağıra oyunlar oynayan çocuklar pek yok. Çünkü çocuklar bilgisayarlarda oyun oynuyor.

 

Pencereden pencereye küçük tatlı atıştırmalar, sohbetler, yakınmalar yok. Sabahları çocukların çığlıkları ile uyanmıyoruz. ÜüKimin hastası var , kimin ne derdi var, kimin ne sevinci var, kimin oğlu askere gidecek, kimin gelinlik kızına görücü gelecek, kimin evinde çeyiz hazırlıkları yapıldığını bilmiyoruz.

Toplumsal olarak büyük bir değişim yaşıyoruz. İnsanın doğasına aykırı olan bu durum beraberinde çözülemeyecek sorunlar getiriyor. Dört duvar arasına sıkışan insanlar bir çıkış yolu arıyor.

Siteler ve apartman daireleri insanı kalabalıklar içerisinde yalnızlaştırıyor.

Buna karşılık apartman hayatından bunalan insanların her gün yeni yeni sitelerin yapılmasını olağan karşılamalarını nasıl yorumlamalıyız?

Türk Bir Dev hakkında

Hiç düşündünüz mü?
George Washington komutası altında, İngiliz imparatorluğuna karsı verilen ve kazanılan bağımsızlık savasından 13 yıl sonra, 1789'da, 13 "İngiliz sömürge eyaleti" aralarında anlaşarak Amerikan Birleşik Devletlerinin temelini attılar.

http://en.wikipedia.org/wiki/Image:US_states_by_date_of_statehood.gif

1945 yılında 7 ülke ile kurulan Arap Birliği’nin buğun 23 üye ülkesi vardır.
http://en.wikipedia.org/wiki/Arab_League

Irki ayrı, dilleri ayrı, kültürleri birbirinden değişik ve hatta birbirleri ile yıllarca çatışan mezheplerin oluşturduğu 6 kurucu üye ülkeler (Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg) 1957 yılında Avrupa Birliği’ni gerçekleştirdiler.

http://www.abgs.gov.tr/ab_dosyalar/ab_tarihce.htm

Afrika ülkeleri 2002'de 53 üye ülkenin katilimi ile kendi birliklerini kurdular.
http://www.africa-union.org/
 
Ya bizler; tarihi, kültürü, dili ve özü bir olan Türkler?

Günümüz dünyasında "güçlü" olmanın "birlik" kurabilme ile mümkün olduğunu idrak eden ve birliklerini kurabilen bir-çok dünya ülkesi, birliklerini kuraMayan diğer ülkeleri daha da küçülterek yönetmek ve kendi imparatorluklarına dâhil etmek yolunda giderken, bizlere iki seçenek gözükmektedir;

Ya parçalanacağız ve bu birliklerin birer parçaları ve/ya nüfuzları altında olacağız,

Ya da kendi birliğimizi kurup, "güçlü" ülkeler ve birlikleri arasında yerimizi alacağız..

Sonuç itibari ile, 250 Milyon'dan fazla Türkün yasadığı dünyamızda, AB seklinde ama kendimize özgü bir Türk Birliğinin kurulması, 7 bağımsız Türk Devletinin TürkBirdev olarak ekonomik ve askeri güçlerini bir birlik altında toplama gereği artik kaçınılmaz hale gelmiştir.

Neden TürkBirDev?

Çünkü;

  1. Gereklidir
  2. Gerçekleştirilebilirdir.

Gereklidir

Türkiye ve diğer Türk Devletleri su an kritik bir geçiş süreci içindedirler. Yedi bağımsız Türk devleti, diş ve iç güçler tarafından, bir-çok yöne çekilmeye çalışılırken, "en doğru olan" bir kurtuluş yolu aramaktadırlar. Bizler inanıyoruz ki, "en doğru yol" Türk Birliği yoludur.

TB, sadece Türk milleti için değil, ayni zamanda kalıcı bir dünya barısı için de gereklidir. Oyleki, Türk Dünyası dört büyük imparatorluk haline gelmiş veya gelmekte olan, ekonomik güçler tarafından sarılmıştır; batımızda AB imparatorluğu, kuzeyimizde Rusya imparatorluğu, doğumuzda Cin İmparatorluğu ve güneyimizde (bizim bir kısmımızın da içinde olduğu) Amerikan imparatorluğudur.

Bu tabloyu göz önünde bulundurarak, su an başlamak koşulu ile gelecek on yıl içinde;

  • Ya, önümüzdeki fırsatları iyi değerlendirebileceğiz ve AB modeline yakın, kendimize özgü bir Türk Birliğini gerçekleştirebileceğiz;
  • Ya da, bazı sınırlarımız fiziken ve diğerleri nufuzen yeniden çizilecek ve Türk Dünyası değişik güçlerin etkisi ve yönetimi altına girecektir ki, bu Türk dünyası için hazin bir kayıp olduğu kadar, dünya barısı içinde büyük bir tehlike oluşturacaktır. Öyleki, TB’nin gerçekleşemediği bir coğrafyada, bu dört ekonomik gücün, sınırları ve milli çıkarları karşı-karşıya gelmiş olması ile ikili bir kutuplaşma ortaya çıkacaktır ki bunun işaretlerini şimdiden Sanghi anlaşması ve AB –ABD işbirliği ile görmek mümkündür.

Yüzeysellikten Derinliğe Bir Adım -1-



İnsan ruhu sonsuzluğu yaşamak için programlanmıştır. Her ne kadar gözle görünür olmasa da aslında gözümüzün önündeki her örnekte mesela günlük rutin yaşayışımızdan bile anlayabiliriz bunu. Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşarız her ânımızı. Sanki ömür hiç bitmeyecekmiş gibi tüm intizamımızı bu duruma göre ayarlarız.
İnsan ruhu sonsuzluğu yaşamaya göre programlanmıştır. Bizde kayıtlı olan bu arzu aslında Yüce Yaratıcının fıtratımıza katmış olduğu ve mutlaka farkına varmamız gereken bir şifredir: Ebediyet hissi. Bu hissi keşfetmek şöyle dursun, her an yaşıyoruz fakat yanlış taraflara aksettirdiğimizden dolayı çoğunlukla boş ve değersiz istekler, arzular denizinde tüketip gidiyoruz. Sonsuzluk arzumuz bizi gerçek ebediyete yani ölümün ötesindeki sonsuz hayata yönlendireceğine, bu geçici dünyadaki özellikle maddesel sahiplenmelere tutsak etmiştir benliğimizi. Doyumsuz kişiliklerimiz ve boş ruhumuzla hayatın en başından ölümün vuku bulduğu âna kadar bata çıka ilerliyoruz sonsuzluğu derinden içimizde hissetsek bile.
İnsan ruhu ebedi hayatı yaşamak için programlandıysa, ölümün niçin bir son olarak algılandığı daha da karmaşık bir soru. Ölüm bir sınavın bitişi ve ebedi hayatın başlangıcı olarak görülmezse, çelişkili hayat yolculuğundan nasıl bir verim alınabilir ki? Maddesel değerlere düşkünlük ve bağlılık bir insanı nereye kadar vardırabilir ya da bunun bir son noktası var mıdır? Sahip olunanlar bir gün insanın elinden yok olup gidecekse ya da geçici olarak (ölüme kadar) kişinin olacaksa bunun bir anlamı olamaz. Ebedi hayatını düşünmeden yaşayan birinin durumu şu örneğe benzer: Bir kişi tüm vaktini, emeğini kendisine bir krallık kurmak için harcıyor. Duygusal ve düşünsel hiçbir fikri yaşamına katmadan sadece bu maddesel ideali için çalışıp çabalıyor. Ömrünün sonuna doğru o emeline ulaşıyor. Ölüm zamanı yaklaştığında, emeline sahip olmak şöyle dursun, onu ancak kiralayabildiğini ve ona asla sahip olamadığını anlıyor. Çünkü çok kısa bir süre sonra tüm ömrünü harcadığı bu emelinden vazgeçmek zorunda kalacaktır. Tüm gücünü ve ömrünü verdiği bu sonucun bir anda değersizleştiğini, o ana kadar yaptıklarının bir hiçe dönüştüğünü geç de olsa kabullenmek zorunda kalıyor. Elinde işe yarar bir şey kalmadığını gördüğünde ise hayatın sadece bu doğrultudaki ideallerden ibaret olmadığının farkına varıyor. Bu örnek sadece maddesel arzular için değil aynı zamanda duygusal ya da farklı çoğul ideolojik yaklaşımlar için de geçerlidir.
İnsanoğlu sonsuzluğu yaşamaya göre programlanmıştır. Fakat hep ön plana geçen günü ve en yakın yarını daha güzel yaşama endişesi yüzünden ebediyetin arzuları ihmal edilmektedir. Bu ihmalin etkisizleştirilmesi çok ta zor olmamakla beraber, taklitçiliği ve özentiyi bir yana bırakıp, geçici arzuları bertaraf ederek sonsuzluğa aç olan ruhu biraz olsun rahatlatabilmek bir çıkış yolu olabilir. Çünkü insan, etrafındakileri değil kendi ruhunu huzur ve vicdan ile ilişkilendirebildiği zaman, çevresine kendisinin her açıdan mükemmel olduğunu ifade edebilme zorunluluğunu bir kenara attığı ya da bunu kanıtlama çabasından vazgeçtiği zaman, ebediyete dair planlarını şeffaf olarak rahatlıkla yapabilir, uygulamaya başlayabilir.
Günlük hayatımızı nasıl programlayıp, emekliliğe kadar bu intizamı gösterebiliyorsak, fani geleceğimizi bir nevi güvence altına almak için çabalıyorsak, aynı şekilde sonsuzluğu nasıl yaşayabileceğimizi de bir ideal olarak görüp, planlayabiliriz. Ölümün bir bitiş olarak görülmesi, gelecek hayallerini bıçak gibi kesen bir kanıdır. İlk önce o noktadaki yanılsamaları giderip, kendimize ona göre bir plan hazırlamalıyız.

Yüzeysellikten Derinliğe Bir Adım -2-

İnsanoğlu sonsuzluğu yaşamaya göre programlanmıştır. Yoksa şu anda sonu gelmez sınırsız arzularımıza sahip olabilir miydik? Olamazdık. O sınırsızlıklar, şu kısacık ömre nasıl sığabilir ki? İstekler ve dilekler asla tükenmez. Sayılar nasıl sonsuzluğa programlanmışsa, insan ruhu ve bedenindeki bütün hücreleri, hücreleri oluşturan şifreleriyle birlikte sonsuzluğu yaşamaya göre programlanmıştır. Derinden sonsuzluğu yaşama arzusunu hisseden herkes bu duyguyu aslında çok iyi tanır. Dünya hayatının bitişi olan ölümü düşündüğünde sonsuzluğa olan arzusu bir parça perdelenmiş gibi görünür; fakat hala içinde engelleyemediği, uykularında bile sonsuzluğu dilediği bir arzuyla yaşar her daim. Yüce Yaratıcımızın bize verdiği fakat insan aklının algılayamayacağı kadar derin olan ebediyet duygusunu her gün yaşamaktayız aslında ayet misali. Nasıl? Sonsuz arzularımız, tükenmeyen isteklerimiz, ulaşmaya çalıştığımız ideallerimiz, ulaştığımızda, bizi tatmin etmediğini anladığımızda yenilerine ulaşmak için sıraya koyduğumuz, sayısı katlanarak artmış olan diğer ideallerimiz… Bunun bir sınırı yoktur. Kesinlikle bir yerde son bulmaz.
Hayat doyumunu tamamlayamamış bir insandan bahsedecek olursak; şifrelenmiş bedenin sınav bitimi yaklaştığında, ruh ulaşamadığı ya da en yüksek seviyeyi yakalayamamış olmanın huzursuzluğundan yorgun düştüğünde aslında bir yerlerde hata yapmış olduğunu anlar. Artık heves ve idealler için yapılacak çok fazla bir şey ve uğraşıp vakit harcayacak kadar zamanı da kalmamıştır. Üstelik kişinin ebediyette huzurlu olacağına dair bir kanıt yoktur. En azından bunu sağlayabilmek için ömrü içerisinde yaşam programı dâhilinde kalbini ve ruhunu teselli edecek vicdani bir çalışma yapmaya, emek harcamaya vakti olmamıştır. O vakti hep en son plana ittiğinden, ebediyet kaygısına sıra gelmemiştir. Kendi çıkarlarının sadece günlük mutluluklarla paralel olmasından dolayı hali hazırda bir “ebedi yaşam” programı belirleyememiştir. Kişinin özellikle ruhu ve iç dünyası bu günlük kaygılardan çok yara almakla beraber, onu tatmin edici bir hayata da ulaşamadığı duygusu kendisini hissettirmektedir. Neden? Çünkü yaptığı her şey sadece ortalama altmış yıllık bir ömür içindi. Uygulamaya koyduğu hayat planı ancak o kadarlık bir yaşayışa cevap veriyordu. Hâlbuki ebediyeti de programı dâhiline alsaydı onun için her şey çok daha karlı ve mantıklı olacaktı.
Yukarıda çizilen bu basit portrede bir pişmanlık sonucu çıkartılırsa da her şey için çok geç değil sonucuna da ulaşabiliriz. Çünkü yaşam daha sonlanmadı. Ömür saati hala ilerlemekte. En azından bir plan her şeyi değiştirebilir. Sonsuz arzular maddesellikten uzaklaşıp, ebediyete doğru ilerleyebilir. Bu da kişiye çok farklı bir görüş açısı sağlayabilir ve İnsan ruhu için çok daha yararlı aynı zamanda hikmetli bir başlangıç olabilir.
İnsan ruhu “sonsuzluğu yaşamaya” programlanmıştır. Biz ne yapsak da ne hissetsek de o sonsuzluğu bir an için bile olsa içimizden atamayız. Bu istek bizim ruhumuza katılmıştır. Fıtratımız ebediyete alıştırılıp, oluşturulmuştur.
Ruhların dünyadan önce yaratıldığı gerçeğini anımsarsak; ebedi hayat, insanın doğumuyla devam eder. Dünyadaki sınavı kazanabilmek adına yapacağımız, belirleyeceğimiz programın tek kitabı da Kuran-ı Kerim’dir. İçerisinde hayat sınavının mükemmel bir başarıya nasıl dönüşeceğinin ipuçları, bazen de cevapları; ayrıca ebedi hayatımızda bizi bekleyen güzelliklerin tarifi Yüce Allah tarafından kesin ve net olarak bildirilmiştir. İnşallah bu sınavı kazanıp, ebediyete mutlu olarak devam edenlerden, başaranlardan oluruz.

Reyhan Yonat

Bütün savaşlar anneler için mağlubiyeti işaret ediyor

 

Irak!... Filistin!... Çeçenistan!... Afganistan!...

 

Acının sıradan bir olay olarak kabul edildiği coğrafyalarda bu acıdan en fazla Anneler nasiplerini alıyor...

 

Anneler üzülüyor, anneler acı ile birlikte yaşamaya mecbur bırakılıyor...

 

Çocuklarının yere düşerek ayağını burkmasına hüzünlenen anneler;  acının kol gezdiği coğrafyalarda aynı bedenlerin cansız bir şekilde yere düşmesine dayanmak zorunda kalıyor...

 

Savaş en çok onlardan fedakarlık istiyor....

 

Savaş sürüyor ve onlar kaybediyor...

 

...

 

Anneler  bütün savaşlardan yenik ayrılıyor...

 

Bütün savaşlar anneler için mağlubiyeti işaret ediyor sadece...

 

Her kurşun cephede ki genç ile beraber annelerine de saplanıyor aynı anda...

 

Her yaralı asker sayısı kadar da yaralı anne var...

 

....

 

Kaybetmenin acısı yüzlerine yansır annelerin.

 

Çeçen bir annenin yüzünde görebilirsiniz acıyı...

 

Iraklı bir annenin yüreğinde ki isyankar acıyı yüzünden okuyabilirsiniz...

 

Hüznü ve çaresizliği okuyabilirsiniz Filistinli bir annenin yüzünden...

 

Muhammed Durra'nın annaesine sorabilirsiniz acıyı....

 

Anlatır size acının en uç noktalarını Filistinli Seniha...

 

 

Çocuklar ölüyor, anneler kaybediyor....

 

Savaş sürüyor, anneler kaybediyor...