![]() |
|
Spaces home Serkan Özçalık'tan Türki...PhotosProfileFriendsMore ![]() | ![]() |
Çocukken Ne Güzeldi HerşeyCan Dündar'ın yazısını okuduktan sonra bugünkü hayatımı ve yaptıklarımı sorgulamaya başladım. Çocukken ne güzeldi herşey. Büyüyünce unuttuğumuz birçok güzel şey yapardık. Doğayı izlemek, etrafta olanları hayranlıkla şaşırarak izlemek... Artık alıştık hepsine, hiçbiri bizi heyecanlandırmıyor. Büyüyünce mi oldu bütün bunlar? Yoksa bize bilerek mi unutturuldu? Hergün heryerde bize hayatın acımasız, maddesel, soğuk olduğunu anlatmaya çalışan insanlar, makinalar, gazeteler. Bi an için gözlerimizi bütün dönemsel algılara kapayıp, kendi içimizden gelenleri yapabilsek. Sonunda bize sadece üç beş kuruş para kazandıracak işlerimizi bırakıp, sevdiklerimizle gülüp eğlensek, yeri gelince düşünsek ağlasak. Dostlukların, sevgilerin dışında hiçbir şeyin önemsiz olduğunu anlayabilsek. Herkes gibi belki ben de, böyle bir yazıdan üç dört saat sonra eski hayatıma kaldığı pis yerden devam etmek zorunda kalıp, bu dipsiz kuyunun karanlıklarına doğru yol alıcam? Kim bilir... Küçük de olsa bir umut parçası var hala içimde. Belki insanlığımızı hatırlarız birgün ve eski sıcak günlerimize geri döneriz.
Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi? Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi? Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı? Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz? Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız? Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız? Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç? Ve siz onu hiç kokladınız mı? Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı? Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız? Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz? Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl? Çimlere uzandığınız oldu mu? Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç? Hiç suda taş kaydırdınız mı bu yıl? Kaç kez kuşlara yem attınız? Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı? Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz? Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı? Kaç kez mektup aldınız bu yıl? Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç? Kimseyle barıştınız mı bu yıl? Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez farkettiniz bu yıl? İyi bir yılın, bunlar gibi bir çok küçük şeye bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl? Yeni yılda düşünün! Baharda hemen yayılın çimenlerin üzerine... Acele edin, er veya geç; çimenler yayılacak üzerinize... Can Dündar Bilgi ve deniz
Dirilen şehit- Yâ Resûlallah! Bir dua etmek istiyorum. Siz de “amin” der misiniz? diye sordu.
Peygamber Efendimiz kabul ettiler. Bunun üzerine Nevfel:
- Yâ Rabbi, Nevfel kuluna, “şehidlik” nasib eyle!.. duasında bulundu.
Hazret-i Ali’nin bildirdiğine göre; ilk Gazâ’da (savaşda) Nevfel, gerçekten şehid oldu…
Gazadan sonra Allahın Resulü ve arkadaşları Medine’ye dönüyorlardı.
Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar, karşılamaya çıktılar. Hepsi sevinç içindeydiler.
Nevfel’in hanımı, çocukları ve ihtiyar annesi karşılacılar arasındaydı.
- Gazanız mübarek olsun Yâ Resûlallah Nevfel’in hali nicedir?… diye sordular.
Merhametli “Efendimizin” gözleri nemlendi. Şehidlik haberini vermeğe mübarek kalbleri dayanamadı. Elleriyle arka tarafı işaret buyurup, geçtiler..
Arkadan Hazret-i Ali geliyordu. Nevfel’in yakınları, O’na sordular… “Allahın Arslanı” yanında yürüyen Hazret-i Ammar’a:
- Şehidlik haberini ben de veremiyeceğim. Yürü gidelim dedi.
Eliyle arka tarafı işaret etti.
Sonra Hazret-i Ömer geliyordu. “Büyük” Ömer de, aynı şekilde hareket etmek zorunda kaldı…
Daha sonraki Hazret-i Osman da başka türlü yapamadı. Eliyle, arka tarafı işaret edip, geçti…
En sonra gelen Ebu Bekir hazretleriydi. Yanında “Muaz bin Cebel” bulunuyordu. Geride Hazreti Zübeyr’ den başka kimse kalmamıştı.
Nevfel’in yakınları son ümitle, Sevgili Peygamberimizin en aziz arkadaşına yaklaştılar. Aynı şeyleri sordular.
Hazret-i Ebu Bekir kendi kendine düşündü:
“- Yâ Rabbim… Ne kadar zor durumdayım. Eğer doğru söylersem, mahzun kalbleri, daha fazla üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan, Sevgili Peygamberimiz bile çekindiler… O’na nasıl, aykırı davranabilirim. Fakat yalan da söyleyemem.
Sen bana öyle bir şey ilham et ki, bu gariblerin yüreği, daha fazla yanmasın Allahım”…
Peygamber Efendimizin doğru sözlü dostu “Sıddîk,” bütün kalbiyle,
- Yâ Allah..! Ya Nevfel…! diye “Ah” çekerek inledi.
İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi “bir atlı” yıldırım hızıyla yanlarına yetişti.
- Buyur Yâ “Sıddîk”… Beni mi çağırdın. Ey Allah Resulünün sevgilisi? diye sordu. Bu atlı Nevfel’den başkası değildi.
Bütün Eshâb-ı kiram, hayrette kaldılar.
Sonra Cebrail aleyhisselâm isimli melek göründü. Peygamber Efendimize şunları söyledi.
-Yâ Resûlallah… Hak teâlânın selamı var…
(Eğer “Peygamberin Mağara Arkadaşı” Sıddîk, bir kere daha “ALLAH” deseydi; “Yüceliğim” hakkı için, bütün şehidleri diriltirdim. Çünkü, Ebu Bekir adlı kulum; cahiliye devrinde “İslâmiyetten önce bile, hiç yalan söylememiştir” buyurdu.
Ebu Bekir’in yalancı çıkarılmaması için, Nevfel’i Cenâb-ı Hak diriltti… Nevfel bundan sonra, nice yıllar daha yaşadı.
Nihayet duası kabul olundu. “Yemame” çenginde şehidlik şerbetini içti. Madde ve Manada BütünlükAradan bir yıl geçmeden Çanakkale’de büyük bir hezimete uğradılar. Atatürk ve Türk milleti yine büyük bir mucize yaratmıştı. İngiltere ve müttefikleri şaşkındı. Köhne ve hasta bir devlet bütün ordularını tarumar etmişti. Beklenen bu değildi. Hayâl-i sükut derindi…
Bu büyük yenilgiden sonra İngiltere parlâmentosu toplanarak ‘Çanakkale hezimetini’ bütün aşama ve ayrıntıları ile görüştü. (1916) Saatler süren öfkeli, sinirli, gergin ve heyecanlı oturum boyunca milletvekilleri Başbakan David Lloyd George’u (1) hedef alarak en ağır şekilde eleştirip suçladılar. Korkunç ve acımasız hücumlar yönelttiler. Başbakan bütün konuşulanları olanca sükunetiyle sonuna kadar dinledi.
Nihayet, elinde bir kitapla kürsüye çıktı.
Elindeki kitap Kur’an-ı Kerim di…
Kendisine ve orduya yöneltilen eleştirilere, çok kısa ve öz olarak şöyle cevap verdi:
“Şu elimdeki kitabı görüyor musunuz ? Bu, Türklerin taptığı kitaptır. Kuranı Kerim… Biz bu milleti tam 300 yıldır bu kitaptan ayırmaya ve dinlerinden uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Demek ki başaramamışız. Zira, bu kitap Türk’lerin elinde olduğu ve onlar bu kitaba göre amel ettiği (yaşadığı) sürece, bütün dünyanın orduları bir araya gelse, yine de Türkleri yenemezler. Ne vakit ki, onları bu hayat ve kuvvet kaynaklarından soğutur, uzaklaştırır ve ayırırız, işte o zaman Türkleri yenmek dünyanın en kolay işi olacaktır” dedi.
Kaynak:Ansiklopedi Wikidepia, (Sabri TANDOĞAN, Gönül Sohbetleri, 25.08.2006-Ankara Unutmak üzerine Hepimiz insanız. Ve elbette yaratılıştan getirdiğimiz yanlarımız var. Sevsek de sevmesek de bizimle olan, değiştiremediğimiz, törpülesek de kökünden kurutamadığımız, kurtulamadığımız insani haller…Meselem bu beşeri hallerden biri: unutmak… Hiç sevmeyiz onu. Unutmaktan dertli, müzmin mustarip çoktur aramızda. Kendi kendimize kızar, içten içe hayıflanırız unuttuğumuza. Nesneleri, tarihleri, yapılacak işleri unuturuz. Yeni zaman dertlerindendir: Şifreleri unuturuz! Anahtarı unuturuz. Unuturuz da unuturuz… Kimimiz hafıza seminerlerine katılır, kurslara gider. İlginç tekniklerle, kırk bir buçuk taklayla güçlendiririz hafızamızı. Unutmayacağızdır hiçbir şeyi. Hatırımızda tutup zihnimizden silmeyeceğizdir. Bu girişten sonra size unutmanın o kadar da kötü bir dost olmadığını söylesem ne dersiniz? İnsana yakıştığını, onunla bir yaratıldığını, yoldaş olduğunu, kanında gezdiğini desem… O kadar da kızmayın unutanlara, unutkanlara. Sizin de olmuştur bir şeyleri unuttuğunuz. Kendinize de kızmayın. “İnsan nisyan ile maluldür!” deyin. Önem verdiklerinizi unuttuğunuzda ya da soğuk bir kış günü unutulduğunuzda bir köşe başında hoşgörün hataları… Gülüp geçin sadece. Hep kötü olacak değil ya unutmak. İyi olduğu zaman da çoktur. Mesela insanı yıkan üzüntüler, kederler vardır. Duyunca kendimizden geçtiğimiz, hayat bitti sandığımız. Daha yaşayamayacağımızı söylediğimiz, tarifi lâ-mümkün, kalbe ruha gönle azap, acılar… İşte bu kadim dost böylesi zamanlarda usul usul işlemeye başlar. Unutturur bize acılarımızı. Birden olmaz elbette. Yavaş yavaş, azar azar unutur insan bu zindandan geceleri, geçmek bilmeyen zamanları. Yaraların üstü unutmak fiilinin ince ve nazik ellerinin maharetiyle kabuk bağlamaya başlar. İnsan aklını başından alan bu kederleri tabii ki tamamen unutmaz ama onlarla yaşamayı öğrenir. İşte bu cihan tutuşturan, yürek dağlayan kederlere karşı koyma sanatını insana, öğreten mahir öğretici unutmaktır. Ölümü düşünün, öleceğimiz gerçeğini. Sevdiklerimizin bir gülfidanı gibi yanı başımızda sevgi kokuları yayarken solup gideceklerini hatırlayın. Bizi bu dünya zindanında bir başımıza bırakacaklarını düşünün. Kabullenilmesi ne zor bir hakikat. Lezzetleri acılaştıran ölümü de zaman zaman hatırlamalı ve yolculuk gerçeğini kabullenmeliyiz. Ancak ölüm hakikatinin başınızın üstünde her daim asılı duran lamba gibi parıldayıp durduğunu tasavvur edince insan yine unutmanın güzelliğini anlıyor. Ölmeyi de unutuyoruz. Öleceğimiz gerçeğini de. Bu halin iyi mi, kötü mü olduğuna bir türlü karar verememiş biri olarak hükmü size bırakıyorum. Affetmek için de öfkeleri unutmak gerekir. Biz insanlar, kızgınlıkların üzerine unutmanın kalın örtüsünü çekerek hataları affederiz. Kusurları bağışlarız. Bir de öfkelerinizin ilk günkü, ilk anki gibi sımsıcak yaktığını, kınından henüz çıkmış bir kılıç gibi ışıldadığını farz edin. Kendisi affedilmeye en muhtaç olan insan, galiba kimsecikleri affetmezdi. Dünyada kırgınlıklar, kızgınlıklar, cinayetler, belalar kat be kat artardı. Hâlbuki öyle değil. İşte burada bu duyguyu, unutmak duygusunu içimize koyana hadsiz şükürler etmemiz gerekir… Yani affetmek için de unutmalıyız. Her duygunun ayrı bir tadı olduğu gibi unuttuktan sonra hatırlamanın da bambaşka bir tadı vardır. Mesela bir dostu hatırlayıverirsiniz ansızın. Bir anınızı aklınıza getirir ve vefasızların baş tacı, vefasızlığın sebebi telefona sarılıverirsiniz. Zevkle okuduğunuz bir kitabı yıllar sonra tekrar okuyup hatırlamak ne hoştur. Ya bir şarkıyı? En son ne zaman dinlediğinizi hatırlamadığınız, bir zaman sizi hülyalara salan o hüzzam melodi tekrar dilinize dolanıverse ansızın… Dünya telaşesinin peşinde koşmaktan bıktığınız bir yorgun akşam aralığında, vefasızlık ettiğiniz bir şiiri mırıldanıverseniz usulca… Eski mekânları, lezzetleri hatırlamak gibisi var mıdır ey azizler? Ya aşklar! Ateşi sönmüş, yangınının üzeri örtülmüş aşkları hatırlasanız gecenin uyku tutmaz bir vaktinde… Neleri göze alıp, ne kepazeliklere katlandığınızı anımsayınca kendi kendinize utanıverirsiniz ama ne de olsa kimse sizi görmez… Gönül cezvesi pek vefasızmış meğer. Neleri neleri sığdırırmış da sonra solmuş bir gül gibi kenara atıverirmiş hain! Lakin eski aşklar arada bir hatırlanmalıdır ve böylece hakiki aşka yol bulmanın çarelerine bakmalıdır insan, mecazlarda boğulmadan... Bütün bu hatırlamak lezzeti ayrıca bir yazı konusudur ancak hatırlamak için önce insan, nisyanla malul olan bu gariban, unutmalıdır. Dostları, kitapları, şarkıları, şiirleri, aşkları hatırlamak unutmadan olmaz. Sakın yanlış anlamayın beni. Ben unutmak ne de güzeldir, her şeyi unutalım gitsin gibi akıl almaz bir düşünceyi savunmuyorum. Hafıza mağduru filan da değilim. Tabii ki unutmanın kötü yanları vardır. Kötü unutmalar da elbette çoktur. Sorumluluklarını unutur insan, vazifelerini, yapacaklarını, söz verdiklerini… Bekleyenleri unutur. Kimisi söylediklerini unutur, hiç söylememiş gibi davranır. Okuduğumuzu unuturuz bazen, adımız gibi bildiğimizi, dilimizin ucunda olanı, ha deyince çıkıverecek olanı. Ama bir türlü hatırlayamayız. Ahir zamanda daha çok unutuyor âdemoğlu. Karışmış zihinlerle, kalplerle olmaması düşünülemezdi zaten. Kıyamet alametlerinden midir acep? İnsana en çok da eski dostların isimlerini unutmak koyar. Derdini, sevincini, zamanını, hayatını paylaştığın insanların adını hatırlayamayan kişi kendine epeyce öfkelenir, öfkelenmelidir de… Unutulan olmak ise en acısıdır. Hatırlanmamak! Zamanın, hayatın gaddar pençesini yiyen dostlar tarafından unutulmak. Vefasızlığın diğer adı, unutmak olur böyle dostlarla. Evlatları tarafından unutulmak, bir anne baba için ne büyük bir hicrandır. Emeklerini, kazancını, hayatını ve hayallerini verdiğin can parçalarının işlediği bu büyük suç ne burada ne de ötede affedilecek cinsten değildir. Evlâd-ı bivefaya vâ esefâ! Hepimiz bir şekilde unutulup gideceğiz dünya üzerinden ancak böylesi ruha iyiden iyiye ağır gelmekte. Edebiyat erbabı için unutulmak bir zehirse, yazmak panzehirdir. Kalemi eline alıp da yazmaya yelken açan edip gönlü, ölümsüzlük suyuna erişmiş talihli ruhlar gibi bahtiyar olur. O da bir şeydir ama her şey midir? Ömrünün sınırlarını aşmak her şaire, yazara nasip olmaz. Yıllar hele yüzyıllar boyu unutulmamak da bir edebiyatçı için az devlet sayılmaz. Hâsılı edebiyat sevdalısı, yıllara meydan okumak, sesini ötelere duyurmak yani unutulmamak için yazar. Toparlayacak olursak; unutmak insanın bin bir halinden bir haldir. Kötü unutmalar olduğu gibi iyi unutmalar da vardır. Ondan nefret etmeyelim, sadece sevmek de tek başına yetmez. Onun insani olduğunu anlayalım, insan yakıştığını, insanla dolaştığını. Çünkü insana bu acayip alemde ve garaip çağda en çok insan olmak yakışıyor. Var olmak... Kendin olmak, adam olmak, genç olmak, zengin olmak, dert olmak, yazar olmak, toprak olmak, toz olmak…Ne kadar da çok “olmak” var. Sözlük ne der acaba? Olmak: Meydana gelmek, varlık kazanmak, vuku bulmak; bir görev, makam, san veya nitelik kazanmak Hepimiz şu hayatta bir şeyler olmakla uğraşıyoruz. Bulunduğu halden bir başka hale geçebilmek meşgulüz. İçinde bulunduğumuz durumdan şöyle ya da böyle memnun değiliz ve diğeri olmaya çalışıyoruz. Gelişmek ve değişmek iyidir. İnsan hep daha güzele yelken açmalıdır. Ama! Yine bir olmakla ifade edebileceğim var olmaktan haberdar mıyız? Farkında mıyız? Hepimiz varız. Yok değiliz. Nefes alıyor, seviyor, seviliyor, görüyor, bakıyor ve tutuyoruz; hayata tutunuyoruz. Yarım yamalak, eğri büğrü de olsak varız, yaşıyoruz. Galiba bu durumun pek farkında değiliz. Bu düşüncelere genelde bir akvaryumun önünde kapılırım. Bir akvaryumun! Balıklara bakarım, sonra kendimi onların yerine koyarım. Hayat, otuza elli, bir kutucuğun içinden ibaret. Gel ve git! İn ve çık! Tam bir şükür hissiyle dolarım: “Allahım, sana şükürler olsun ki beni insan olarak yaratmışsın.” Komik! Bu düşüncemi anlattığım her dostum güler bana. Burun kıvırarak: “İlginç!” der. Sahiden öyle değil midir? Haksız mıyım sizce? Ne kadar da az düşünüyoruz bu durumu! Hayatımızı bir insan olarak sürüyoruz. Bir japon balığı, akvaryumda bir taş veya akvaryumun motorunda herhangi bir taş parçası da değiliz! Düşünebilen, okuyabilen, anlayabilen, algılayabilen ve bunları yapabildiğinin de farkında olabilen bir insanız. Bence bu lütfun farkında olabilmek az bir nimet değildir. Bizler bu dünyanın insanları, yokluğa düşmeden yokluğu düşünmeliyiz. Keder ve acı zamanlarında, stres dağlar kadar olup da sırtımıza çöküverince bizler yani insan evlatları hatırlamalıyız bu meseleyi. Evet, şu an her ne kadar hal-i pürmelâlimiz ortada olsa da sol yanımızda atan bir kalbimiz, damarlarımızda deveran eden al kanımız ve göğsümüzün şuracığında bir canımız var. Kainatın üzerinde noktanın binde biri kadar da olsak varız. Bir çiçeği kokluyor, baharı hissediyor ve sevilecek her şeyi yüreğimiz yettiğince sevebiliyoruz. Büyük şehir insanı, hayatı yaşamak ve yaşamanın da farkında olmak macerasında taşra insanına göre daha şanssız! Topraktan uzak, betonla iç içeyiz. Gelişmiş teknolojimizle keşfedemediğimiz tek bilinmeyen öz benliğimiz. Trafik stresi yaşamak, kalabalıkta boğulmak, gürültüde kaybolmak renklerden uzak hayatımızın sıradan işlerinden. Geç kalmamak için koşuşturmak zorunda olmak, ayağını toprağa basamamak, çok katlı binalarda tabiatı park-bahçelerden ibaret sanmak ve yeşili sadece ve sadece ısmarlama belgesellerde görmek ahir zaman alametlerinden midir bilemem. Bu, başlı başına bir yazı konusu. Bizim de yaramız derin, dolayısıyla şehir ve stres bahsini kısa tutalım. Yaşadığımızı anlamak için galiba arada bir durmak gerek. Her telaşı bir kenara bırakıp, özümüze kulak vermek! Sır burada… İçimizin sesini dinlemek, muhakkak hepimizi dinlendirecek. Dertlerden tasalardan mola isteyip, streslerden soyunarak gönlümüze dönelim. Yüreğimizle, vicdanımızla konuşalım. Ruhumuza söz hakkı verelim. Küçük hatırlatmalarHatırlatayım dedim… “Amerika’nın düşündüğü Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi; Diyarbakır işte bu proje içinde bir yıldız, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım.” Tayyip Erdoğan “Sen ne mutlu Türküm dersen, o da ne mutlu Kürdüm der. Tayyip Erdoğan “Cumhuriyetin ilanı İstanbul’un tarihi değerini ve saygınlığını düşürmüştür” Kadir Topbaş “Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir” Leyla Zana “Vatan sevgisi nedir ki? Çetin Altan “Toprak tek başına bir anlam ifade etmiyor. Ahmet Altan “Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük üretemiyorsak, sebebi Kemalizm’dir” Ahmet Altan “Memleketi bir çift kadın memesine satarım” Ahmet Altan “Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir” M.Ali Birand “Kimse söylemiyor bari ben söyleyeyim. Orhan Pamuk “Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika’ya dönmeliyiz” Fetullah Gülen “Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir” Rahmi Koç Güzel Türkçe nasıl katlediliyor?
Bu haberi mutlaka okuyun ve birazcık düşünün!!!
Her geçen gün Türkçe'nin biraz daha yozlaştırıldığını görüyoruz. Dilimizdeki yabancı kökenli sözcüklerin istilası artarak sürüyor. Aşağıda yıllar içinde Türkçe'de nasıl bozulmalar olduğunu gösteren çarpıcı bir metin var!
Yıl: 1965
"Karşıma âniden çıkınca ziyâdesiyle şaşakaldım.. Nasıl bir edâ takınacağıma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim. Buna mukâbil az bir müddet sonra kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı.. Üstümü başımı toparladım, kendinden emin bir sesle 'akşam-ı şerifleriniz hayrolsun' dedim.."
Yıl: 1975
"Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Ne yapacağıma karar veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'iyi akşamlar' dedim.."
Yıl: 1985
"Karşıma âniden çıkınca fevkalâde şaşırdım.. Nitekim ne yapacağıma hüküm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Amma ve lâkin kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum, nitekim yüzünde beni ferahlatan bir tebessüm vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'hayırlı akşamlar' dedim.."
Yıl: 1995
"Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Fenâ hâlde kal geldi yâni.. Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim.. Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle 'selâm' dedim.."
Yıl: 2006
"Âbi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yâni.. Oğlum bu iş bizi kasar dedim, fenâ göçeriz dedim, enjoy durumları yâni.. Ama concon muyum ki ben, baktım ki o da bana kesik.. Sarıl oğlum dedim, bu manita senin.. 'Hav ar yu yavrum?'"
Yıl: 2026
"Ven ay vaz si hör, ben çok yâni öyle işte birden.. Off, ay dont nov âbi yaa.. Ama o da bana öyle baktı, if so âşık len bu manita.. 'Hay beybi..'"
Bu alıntı yazı size mizahsel olarak gelebilir ama gerçeklere ayna tuttuğu da apaçık ortada. Lütfen Türkçe’mize sahip çıkalım. Kelime dağarcığımızı geliştirmeliyiz. Bunu başarabilmemiz içinde kitap okumak en başlarda geliyor.
Asıl Kimliğimiz Nedir?
Şu halde “önceliklerin belirlenmesi”, kimliklerimizin bize yüklediği sorumluluklar ile hedeflediği neticeyi dikkate almak suretiyle yapılan şuurlu bir tercih ve sıralama eylemidir. Kendimiz olmayı, sorumluluklarımızı bilmeyi, neticeyi gözetmeyi, akletmeyi ve nihayet standart ölçüleri gerektirir. Tek tek isimlendirilmekle beraber, sahip olduğumuz kimlikler uygulamada iç içedir ve her birinin önceliklerinin farklı olması, hatta bazen bu önceliklerin çakışması, yine uygulamada temel bir kimliğin belirleyiciliğini zaruri kılar. Bizim temel kimliğimiz ilk ve en kapsayıcı çerçeveyi oluşturduğu için müslümanlığımızdır. Yani kim ve ne olursak olalım, önceliklerimizi belirlerken müslüman kimliğimizin icaplarını esas almak, bunun ölçülerini hesaba katmak, bütün tutum ve davranışlarımızın bu çerçevede kalmasına özen göstermek zorundayız. Çünkü müslümanlığımız “asıl”, diğer kimliklerimiz “fer” (birinci derecede önem taşımayan) hükmündedir. Öyleyse birinci ve değişmeyen önceliğimiz, bütün davranışlarımızın, bu arada her konudaki önceliklerimizin “din”in kriterlerine göre belirlenmesi gerektiğini bilmek, İslam kimliğini kuşanmak, yani “müslüman olmak” ve “müslüman olmayı sürdürmek”tir. Her işte bir hayır vardır...Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.. Her nefis ölümü tadıcıdır. Sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz. (ENBİYA SURESİ / 35) Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O’ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O’nun bol fazlini geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, bağışlayandir, esirgeyendir. (YUNUS SURESİ / 107) Fırtına ve yangın.. Soğuk bir kış sabahı; sahilde bulunan küçük bir koydan bir balıkçı filosu denize açıldı. Öğleedn sonra büyük bir fırtına koptu ve gece olduğunda balıkçı teknelerinden hiçbirisi limana dönememişti. Bütün gece boyunca eşler, anneler ve çocuklar ellerini ovuşturup, kaybolan sevdiklerini kurtarması için Allah’a yakararak rüzgara açık kıyıda bir aşağı bir yukarı dolandılar. Bu sıkıntılı durumda bir de kulubülerden birinde yangın çıktı ve erkekler olmadığı için yangını söndürüp kulubeyi kurtarmak mümkün olmadı. Ancak gün ışıdığında herkesin sevinçle gördüğü gibi, balıkçı teknelerinin tümü sağlam olarak limana döndü. Fakat orada ümitsiz bir kişi vardı. Bu kişi, yangında evi kül olan adamın eşiydi. “Allah’a şükürler olsun! Yanan kulübemizin ışığı sayesinde bütün tekneler yolunu buldu ve salimen limana döndük.” Gerçek DostlukBüyük veli, her kelimesi hikmet kokan sohbetin özetini yaparcasına "evlat aralarına bir kemik atıver de gör dostluklarını " diyerek; kişisel çıkarların nice dostlukları yakıp kül ettiği bir dünyayı ne de güzel ifade edivermiş. Sizin gerçek bir dostunuz var mı? Var ise mesele yok. Yok ise, gidin bulun hemen! "Cümle dünya sizin olsun Bir dost, bir post yeter bana Atlas libas senin olsun Bir dost, bir post yeter bana" Türküsünü duymuşsunuzdur. Erzincan yöresine ait bu güzel türkü Seyit Nizamoğluna ait.. Dünya malı, dünyada kalıyor. Yani herşey fani.İnsanin gerçekten mükemmel bir dostu olsa...Onu, şöyle içine sindire-sindire, öpe koklaya, kocaman bir sarılsa... Ne iyi olur değil mi? Dostunuz! "Candostunuz" var mı? Kadın ya da erkek... Hiç farketmez. Gerçek dostun cinsiyeti olmaz. Herşeyi paylaştığınız birileri var mi? Sırlarınızı paylaştığınız. Özlediğinizi açık yüreklilikle söylediğiniz. Telefonda bile saatlerce konuştuğunuz, hergün mesajlaştığınız sıcacık biri... Onu görmediğinizde yüreğinizin "pıt-pıt" attığını hissettiğiniz, bir dostunuz var mı? Dert ortağınız, sohbetlerinizi paylaştığınız, yalnızlığınızı anlattığınız, sevincinizi hisseden biri... Yalnız kaldığınızı düşündüğünüzde, birilerine öfkelendiğinizde, sevdiklerinizi özlediğinizde, hayal kurduğunuzda yanınızda o var mı? Sizi hiç yalnız bırakmayan biri... Arayan, soran,"Seni özlüyorum" diyen biri. Böyle bir canlı ile her şeyi konuşabilir, paylaşabilirsiniz. Yanıltmaz! Anlayışla karsılar her şeyi... Hataları, günahları-sevapları, her bir şeyi konuşabilirsiniz onunla... Hiç yalnız kalmazsınız... Böyle bir dost bulmak için fazla bir arayış içinde olmanıza da gerek yoktur. O kendiliğinden çıkagelir zaten. Bir gün bir bakarsınız karşınızda... Önce tereddüt edersiniz belki. Belki tartışır, kavgada edersiniz. Ardından, ısınmaya başlarsınız. Sonrasında bir bakmışsınız sıcacık sohbetler, derin konular, sırlar, paylaşımlar... Kimseye söyleyemediğinizi, en yakınınıza anlatamadığınızı, geçmişteki izleri, geleceğe dairlerinizi,sadece ona anlatırsınız. Bir dost bulun! Ama gerçek olsun. Kötü gününüzde destek, iyi gününüzde yediğiniz ayrı gitmesin. Anlatsın, konuşsun, açık-seçik, korkmadan yaşasın. Güvensin sana. Doğruları söylesin. Gerçekci olsun. Yanıltmasın, kandırmasın! İçten, sevecen, sempatik, sevdaları, özlemleri anlayabilen biri olsun. Anlasın! Ağzıyla değil, gözleriyle konuşsun. Beyninden değil, yüreğinden versin. Varken paylaşsın, yokken bulsun. Yaşasın! Doya-doya yaşasın doya-doya yaşatsın. Bir dostunuz olsun. sizi ve benliğinizdekileri paylaşsın... Gerçek Dost olsun. Sevgimiz, samimiyetimiz ve arkadaşlığımız hiç bir karşılık veya beklentiye feda edilmeyecek kadar sağlamsa, hem de bir değer ifade ediyorsa işte gerçek dostluk budur. Umarım herkesin böyle gerçek dostları vardır veya en kısa zamanda olur...
Dünyanın diğer ucu ile iletişime geçen insan yan komşusunu tanımıyor. | |||