|
|
Güzel bir öykü sizlerle paylaşmak istedim...
 Bir gün ülkenin küçük kasabalarından olan Yitan’da şöyle bir haber yayılmış: - Güzel başkentimizde bir Akıl Okulu varmış. Her kim o okula giderse orada akıl öğretiliyormuş.Herkes bu haberi şaşkınlıkla birbirine anlatıyormuş. Kasabanın en zenginlerinden olan bir adam da bu haberi duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış:- Efendim, hayatımda hiç bu kadar komik bir şey duymamıştım. Bir insan akıllıysa akıllıdır. Sonradan akıl kazanılır mı hiç? Olacak şey midir? Duyulmuş mudur? Görülmüş müdür?Bu adam çok zengin olduğu için çocuklarının hiçbirisini okutmamış. Öyle çok parası varmış ki, istese kasabanın tamamını satın alabilirmiş. Fakat çocuklarına devamlı şöyle diyormuş:- Şükürler olsun çok paramız var. Yine de paramıza para katmalıyız. Ne kadar çok kazanırsak o kadar güçlü oluruz.Çocuklarından biri ise, babasının bu düşüncesine katılmıyormuş. Devamlı:- Babacığım, okumak gibisi var mıdır? diyormuş. Bak ne çok paramız var. Ama bu parayla bilgi satın alamayız. Buna kimsenin de gücü yetmez. Neden okumayı kötü görüyorsun? Adam, çocuğunun bu sözlerini günlerce, gecelerce düşünmüş durmuş. Sabahlara kadar sayıklar olmuş: ‘Akıl okulu? Akıl okulu?’ Bir sabah dayanamamış ve kararını vermiş:- Böyle olmayacak. Şu Akıl Okulu neymiş gidip göreceğim.Adam yolculuk için hazırlanmış. Atına binmiş ve yola koyulmuş. Günler geçmiş. Geceler geçmiş. Memleketinden ayrılalı tam otuziki gün olmuş. Günün birinde, yolda ağır ağır yürüyen bir ihtiyara rastlamış. İhtiyarın gözleri görmüyormuş. Adam bu ihtiyarın haline acımış. Yanına yaklaşarak:- Ey yolcu, nereye gidiyorsun? diye sormuş.İhtiyar da başkente gitmek istediğini söylemiş. Bunun üzerine adam atından inmiş ve ihtiyarı atına bindirmiş:- Ben de başkente gidiyorum. demiş. Bir günlük yolum kaldı. Birlikte konuşa konuşa gideriz. İhtiyar atın üzerinde, adam yaya yolculuklarına devam etmişler. Şehre vardıkları zaman adam ihtiyara:- İşte başkente geldik, demiş. Burada inebilirsin. Fakat ihtiyar, adama şunları söylemiş:- Madem bir iyilik yaptın, bunun gerisini de getir. Beni şehrin meydanına kadar götür. Ondan sonra var git nereye gideceksen.Adam hiç karşı çıkmamış ve tamam demiş. Beş-on dakika sonra şehrin meydanına gelmişler. Tam bu sırada ihtiyar bağırmaya başlamış:- İmdat!.. Yardım edin. Bu adam atımı çalmak istiyor. Bu garibana yardım elini uzatacak yok mu? İmdat!..Meydandaki insanlar koşa koşa gelmişler onların yanına. İhtiyar kör olduğu için ona acımışlar ve adamı suçlamışlar:- Utanmıyor musun bu yaşta hırsızlık yapmaya! Hem de kör bir adamın atını çalmaya çalışıyorsun. Adam haykırıyormuş:- Hayır yalan söylüyor. Bu at benim. Onu yoldan ben aldım. İhtiyardır, yorulmasın, bir iyilik yapmış olayım, dedim. Bu at benim. Ben hayatımda hırsızlık yapmadım. O yalancıdır. Fakat gel gelelim insanlar adamı dinlememişler. Atı, kör ihtiyarı ve adamı doğruca şehrin hakimine götürmüşler. Hakim önce kör ihtiyarı, sonra adamı dinlemiş. Ardından da şöyle demiş:- Bana bir baytar, bir nalbant, bir de saraç çağırın. Hemen gelsinler. Bekliyoruz.Adam bu üç kişinin neden çağrıldığını bir türlü anlayamamış. Kimseye de soramamış. Mecburen çağrılanların gelmesini beklemiş. Kısa bir zaman sonra da hep beraber gelmişler. Hakim gelenleri tek tek huzuruna kabul etmiş. Önce baytar alınmış odaya. Hakim ona sormuş:- Ata bak. Bu at hangi memlekete aittir? Baytar şöyle karşılık vermiş:- Çok fazla incelemeye gerek yok. Bu at bu şehirden alınmamış. Yitan yöresine ait bir attır.Adam kendi memleketinin ismini duyunca hayretler içinde kalmış. Bu sefer de hakim nalbantı çağırmış ve ona:- Sen de bu atın nerede nallandığına bak, demiş. Nalbant biraz inceledikten sonra şunları söylemiş:- Bu at burada nallanmamış. Yitan yöresinde atlar böyle nallanır. Bizimkine benzemez.Adam yine şaşırmış. Kendi kendine, ‘Nasıl bilebilirler?’ diye sorup duruyormuş. Hakim son olarak saraca:- Bu atın koşumlarını incele, demiş. Nasıl eyerlenmiş? Saraç hiç beklemeden cevap vermiş:- Efendim, ilk bakışta bizim yöremize ait olmadığı anlaşılıyor. Yitan yöresinin koşum şeklidir.Hakim cevapları aldıktan sonra atın sahibine dönerek:- Evet, sen doğru söylüyordun, demiş. Bu at senin. Artık atını alıp gidebilirsin. İhtiyara da gereken ceza verilecektir. Hiç meraklanma. Fakat adam dayanamayarak hakime sormuş:- Siz böyle bir şey yapmayı nasıl düşündünüz? Bu adamlar, bu atın Yitan yöresine ait olduğunu nereden anladılar? Lütfen bana söyler misiniz bütün bunlar nasıl olabiliyor?Hakim adamın sorusuna gülerek cevap vermiş:- Ben ve bu gördüğün herkes, bu şehirdeki Akıl Okulunu bitirdik. Her şeyi o okulda öğrendik. Orada doğrunun nerede ve nasıl bulunacağı öğretilir.Adam böylece Akıl Okulunun ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş. Heyecanla memleketi olan Yitan’a dönmüş. Bütün olanları ailesine ve arkadaşlarına anlatmış. Sonra da bütün çocuklarını bu Akıl Okuluna göndermiş. Anlamış ki, herkeste akıl var, ama onu kullanabilmek için eğitim gerekiyor
Site EkleSite Ekle Link ArsiviDiyetBacklink arabam Site Eklesite ekle link ekle ankara nakliyatankara nakliyatankara nakliyat Ekle"TRsites.NETKaliste.NETToplist Estetik Technorati ProfileSite Ekle "ToplistSite Ekle Link Ekle Url sitelerSite Ekle Link Arsivi Jital.com
    
 Onlar çevremizdeler ancak nedendir bilinmez hakettikleri kadar günlük yaşamda yerlerini alamıyorlar. Özürlü, engelli veya sakat diye nitelendiriyoruz onları.Hangi şekilde seslenirsek seslenelim onlara pek çoğumuz görmezden geliyoruz. Oysa onların da bizim gibi(bazen bizden daha iyi, bazen bizden biraz daha kötü) yapabildikleri işler var. Bu güç şartlarda sağlıklı düşünme yeteneğine ve uzuvlara sahip kişilerin dahi iş bulmakta zorluk çektiği günümüzde onların yaşadıkları iş bulma sıkıntıları hayal edin. Bu zorluklara rağmen 4857 Sayılı Yeni İş Kanunununa göre işverenler elli veya daha fazla işçi çalıştırdıkları işyerlerinde %6 oranında özürlü(sakat), eski hükümlü ve terör mağduru çalıştırma kararı alınmıştır. Bu oranın %3′lük kısmı özürlü(sakat) vatandaşlarımızı kapsamaktadır. Bu yasa aşağıda yer almaktadır.
SAKAT (ÖZÜRLÜ) İŞÇİ ÇALIŞTIRMA ZORUNLULUĞU04 Şubat 2005 Tarihli Resmi Gazete Sayı: 25717 Karar Sayısı : 2005/8413 İşverenlerin elli veya daha fazla işçi çalıştırdıkları işyerlerinde çalıştırmaları gereken özürlü, eski hükümlü ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun ek 1 inci maddesinin (B) fıkrası kapsamındaki terör mağduru çalıştırma oranlarının belirlenmesine ilişkin 8/3/2004 tarihli ve 2004/6976 sayılı Kararnamenin eki Kararın, 1/1/2005 - 31/12/2005 tarihleri arasında da uygulanması; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 14/1/2005 tarihli ve 02311 sayılı yazısı üzerine, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı Kanunun 30 uncu maddesine göre, Bakanlar Kurulunca 24/1/2005 tarihinde kararlaştırılmıştır.
Ahmet Necdet SEZER,
CUMHURBAŞKANI
Bu anlatılanlardan sonra farklı bir noktaya ilginizi çekmek istiyorum. Özürlü arkadaşlarımızın en etkin olarak çalışabilecekleri alan olarak bilişim sektörünü söyleyebiliriz. Hele ki programlama, tasarım, teknik destek vb. konularda yeterli bilgi ve birikime sahip kişilerin özürlü olmayan bir kişiden farkı olmadan bilişim sektöründe rahatlıkla hizmet verebilir.
Sıkıntılar bu aşamadan sonra başlıyor. İşverenler bünyelerinde çalıştırabilecekleri istedikleri özelliklere sahip özürlü eleman bulma sıkıntısı içerisindeler. Bu güçlüğü aşmak için sadece özürlülere yönelik hizmet vermek üzere pek de profesyonel olmayan bir girişim başlatmış arkadaşlarımızın sitesini tanıtmak istiyorum. Engelli Kariyer bu bahsettiğim çerçeveler içerisinde faaliyet göstermeyi hedefleyen yeni bir oluşum.
Nereden duyduğumu hatırlayamadığım bir sözü sizlerle paylaşmayı istiyorum son olarak : “Her sağlıklı insan bir özürlü adayıdır”. Bu sözü paylaşmamdaki amaç yine onları görmezden gelmeyi önlemek için. Kimse 1 saniye sonra ne olacağını bilemiyor. Aynı duruma bizimde olmayacağımızı kim garanti edebilir.Kaynak

Dürüst, anlamı olan, kendi ve yakınlarına faydalı bir hayatı olsun kim istemez? Yaşanmış, bilinen hataların tekrarlanmamasını kim istemez? En zor durumlardan sıyrılabilmeyi, kendi ruhsal gelişmesini hızlandırmayı?.. Alın yazısı nedir ve bir insan özgür iradesi ile neyi değiştirebilir? Nasıl hareket edebileceğimiz bir oyunda gösterilmiş: satranç. Satranç; iyi güçlerin kötülüğü yenme arzusunu, insanın Hayattaki tuzaklardan kurtulma çabalarını ve Madde ile Ruh arasındaki çekişmeyi temsil eder.Satranç tahtası savaş alanıdır - düşüncelerimiz ile doldurduğumuz boşluk.
En önemli merkezi figür - Şah. O mantıktır, mantıklı düşüncedir. Sadece güvenilir koruma(deliller-gerçekler) olduğundan eminse belirlenen yolda dikkatle, adım adım hareket eder. Şah'ı kaybettiğimizde oyun dışı oluruz, normal yaşamın dışına düşeriz ve hayata tümüyle katılamayız. İkinci önemli ve merkezi figür Vezir'dir. O özgüvendir. Her yöne, ileriye-geriye, sağa-sola hareket edebilir. Vezir-özgüven, Şah-Mantık'ı en iyi savunur. Yine de özgüvensiz kalabiliriz ancak mantıklı düşünce olmaz ise çözülür, yıkılır, çıldırırız. Bu iki merkezi figür - şah ve vezir - aslında beynin iki yarı küresidir; sol - mantıklı düşünce ve sağ- özgüven. Her ikisi de insan bilincine aittir ve kazanmak ya da
kaybetmek onlara bağlı. Ve Hayat adına çarpışma başlıyor.
Piyonlar en önde yürürler. Duygular - sayısız, iyi ve kötü. Onlar ileriye yürür, ancak yandan hücüm ederler. Bazılarını feda edebiliriz, lakin hiç olmazsa bir tanesini koruyalım - Aşk'ı. Bu duygu mucizeler gerçekleştirebilir ve eğer sabırlı olup , sebat ve sadakat gösterirsek, piyon vezir olabilir. İki kale figürü aklı simvolize eder. Kaleler sadece düz çizgide -ileriye, geriye, sağa, sola - hareket ederler. Güçlü figürler ve iyi muhafızlardır. İki at figürü zekayı temsil eder. O tedbirlidir ve tehlikeleri aşar, yani hücüm etmek için acele etmez. Atların L çizerek hareket etmelerine sebep kavgaya girmek için en uygun anı yakalamayı beklemeleridir. İki filin simvolize ettiği bilgeliktir. O hiçbir zaman yandan veya önden taarruz etmez. O çapraz ilerlemeyi seçmiştir ve akıl ile zekanın savunmasında harekete geçer. Filler çapraz ilerler; biri - sadece beyaz kareler üzerinde , diğeri - siyah karelerde. Böylelikle anlaşılan şu ki Bilgelik hem yapıcı hem de yıkıcı olabilir. Satranç oyunu hayatın ölüme, iyinin kötüye, aydınlığın karanlığa karşı muharebenin talimidir. Bu yüzden ilk hareket hakkı beyaz renkli figürlere aittir. Alın yazısı oyunun prensibi, ustalık ise - özgür irade. Oyunun başında birçok hareket seçeneğinden en doğrusunu seçme olanağına sahibiz ancak çoğu zaman aceleci, dikatsiz ve düşünmeden hareket ettiğimizden yanlış hareketi yaparız. Her hareket karşı tarafın(olumsuz güçlerin) tepkisine(reaksiyonuna) sebeptir. Zamanın ilerlemesi ile özgür irademizi kullanma şansımız azalır. Öyle durumlara düşeriz ki, oyunda kalıp devam etmek için sadece tek hareket şansımız var. Çok sık bu tek şansı kullanmak bir figürü feda etmemizi gerektirir(umut, hayal, ülkü). Hayatta da bu şekilde hareket etmekteyiz. Kendimizden feda etttiklerimize rağmen iyimserliğimizi koruyabiliyoruz. Oyunda ağır bir duruma düştüğümüz zaman ve eğer şah - mantık yeterince korunmuyorsa rok(satrançta hareket şekli) yapabiliriz, yani şah ile vezirin yerlerini değiştirebiliriz. Böylelikle akıl - kale oyunun merkezine gelir, şah - mantık ise geride korumada kalır. Hedefe kilitlenen akıl hayatta da mantığın önüne geçebilir, öyle ki bizim bazı hareketlerimiz mantıksız görünebilir. Bu görünürde öyledir. Olaylar başlıca hedefe tabidir. Bazen, oyunda olduğu gibi hayatta da, başa çıkılmaz bir duruma düşebiliriz. Fakat aklımız ve özgüvenimizle bu durumudan çıkmanın en mantıklı çözümünü bulabiliriz. Hayatımızın sonuna kadar bu oyunu nasıl sonlandıracağımız, bu hangi figürlerin kaybı ile olacak, düşüncelerimizde hangi değişiklikler olacak, bu bize bağlıdır. Eğer ruhumuzu güçlendirdiysek mantığımız birincil, özgüvenimiz ikincil, bilgelik, zeka, akıl ve duygular onların takibinde olacaklardır. Eğer zeka tarafından bize verilen güçleri önemine göre sıralayabilirsek biz bir şey feda etsek de en sonunda zafere ulaşırız. Satrancın kurallarını öğrenmek için nasıl defalarca oynuyorsak, bu şekilde değişik olaylar sırasında en doğru kararları vermeyi öğrenebilmek için birçok hayat ve değişimden geçerek karakterimizi mükemmelleştirebilir, düşüncelerimizi berraklaştırabilir ve irademizi güçlendirebiliriz. Satranç, ruhun maddenin karşısındaki zaferin oyunu; içimizdeki iyi güçlerin dışımızdaki tuzaklara karşı kazandığı zafer; alın yazısının darbelerine karşı yaşamın zaferidir.

Yarın anneler günü... Geçen kutlamadan bu yana nice ananın ciğeri yandı; onların her biri yılın annesi. Ve nice anne de göçüp gitti... Aramızdan ayrılanlara rahmet, geride kalanlara dayanma gücü, sabır dileyelim.
*
Bu evrensel gün ülkemizde elli üç yıldır kutlanıyor. Yılın annesi seçilen ilk büyüğümüz Nene Hatun. Yıl 1955.
Nene Hatun?
Tarihimizde kısaca 93 Harbi diye anılan bir savaş vardır: 1877-78 Türk-Rus Savaşı... Nene Hatun, işte bu savaş sırasında Erzurum’da halkın yazdığı ünlü kahramanlık destanı Aziziye Tabyası Savunması’nın yaşayan tek tanığıydı. Yalnızca tanığı mı? O, bir Aziziye kahramanıydı da... Bu özelliği dolayısıyla ilk anneler günümüzde Nene Hatun’a Anneler Annesi unvanı da verilmişti.
Nene Hatun, bu unvanları alışından çok kısa bir süre sonra, 22 Mayıs 1955’te, doğum yeri olan Erzurum’da 98 yaşında gözlerini yaşama yumdu.
O şimdi, kurtarılması için bir önder olarak savaş verdiği Aziziye Tabyası’nda yatıyor.
*
Bugün evrensel bir nitelik kazanmış olan anneler günü nasıl doğmuş?
Kısaca şöyle:
Yıl 1906. ABD’nin Filadelfiya kentinde yaşayan Ana Jarvis adındaki kız, annesinin ölümüne pek üzülmüş, neredeyse yaşamla olan bütün bağlarını koparmıştır. Bir süre sonra, Jarvis’in bu acısı, onun kafasında güzel bir düşünceye kapı açar: yılın bir gününü annelere ayırmak ve o günü, ayrı kaldığımız annelerimizin anılarıyla süslemek. Jarvis, bu düşüncesini önce arkadaşlarına anlatır; onların da bunu benimsemesiyle hep birlikte kentin belediye başkanına gidip bir anneler günü önerisinde bulunurlar. Belediye başkanı öneriyi pek beğenir ve bu konuda hemen ortak bir girişim başlatılarak güçlü bir kamuoyu yaratılır. Çalışmalar kısa sürede istendiği gibi sonuçlanacaktır: Amerikan Kongresi, mayıs ayının ikinci pazar gününün anneler günü olarak kutlanmasına karar verir.
*
Biz anneler gününü kutlamaya başladığımız ilk yıllarda, o gün geldi mi, ilk başta aramızdan ayrılmış olan annelerimizin, ninelerimizin mezarını ziyaret ederdik; hayatta olanlara da bir demet çiçek sunardık. Ne denli doğal olursa o ölçüde değerli sayılırdı bu armağan... Annelerimiz için şiirler söylerdik... Ve şarkılar, türküler okurduk...
Sonra sonra, anneler gününe de tecimsel bir nitelik yükledik, onu bir metaya dönüştürdük; her şeyi yapaylığa, maddiliğe indirgediğimiz gibi... Batı’ya benzememek olmazdı.
* * *
Yıl 1877... Günlerden 7 Kasım... Saatler, günün 8 Kasım’a döndüğü gecenin bir vakti... Erzurum... Yöre halkından çeteci Ermeniler, Aziziye Tabyası'na girerek burayı koruyan askerleri uykuda yakalayıp kılıçtan geçiriyor... Ölen de öldüren de Osmanlı. Kim bilir, belki de aynı mahallede aynı çeşmeden su içmişler... Ama bir taraf o gece kan içiyor. Ve arkadan gelen Rus askerlerini buyur ediyor Tabya’ya...
Bir er baskından yaralı olarak kurtuluyor ve Erzurumlular’a ulaştırıyor bu hayınlığı...
Ve sabah ezanının hemen ardından minarelerden dalga dalga yayılıyor acı haber:
“– Ey Erzurumlular!... Moskof askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi. Bu iş, içimizden çıkan bazı hainlerin yardımıyla olmuştur: Moskof’a, nankör Ermeniler’in çeteleri kılavuzluk etmiştir. Bu kahpeler, uykudaki askerimizi süngüleyerek düşmanı Tabya’ya buyur etmiştir. Ey ahali! Vatan elden gidiyor...”
Peki, ne olacaktı şimdi? Yanıt duyurunun içinde:
“–Koşun ey ahali!... Eli silah tutan vatanın imdadına koşsun! Ey ahali!... Eli silah tutan vatanın imdadına koşsun!...”
Halk hemen yurt savunmasına kalkar: silahı olan silahını, olmayan baltasını, tırpanını kapmıştır... Ve kazma, kürek, sopa, taş...
Kadın-erkek Tabya'ya koşanlar arasında Nene de vardır. Nene, yirmi yaşında taze bir gelin...
*
Nene Hatun...
Onu bugün anan var mı? Anneler gününde? Doğum günü bilinmiyor ama ölüm yıldönümünde? Ya Aziziye Savunması’nın yıldönümünde?
Onun yüreği Aziziye’de atıyor; bilen var mı?!... "Ana gibi yar olmaz" düsturundan yola çıkarak evlerimizin, en nadide çiçekleri, toplumumuzun temel direği sevgili annelerimiz uzatın o mübarek ellerinizi bir kez daha öpeyim. Hayatımızın her döneminde, her karesinde annemiz var oldu olacaktırda.Bütün dünyamız annemizin üzerine kuruludur.Onun varlığını bile hissetmek bize güç verir.Onlar şefkatin, merhametin, sevginin, fedakarlığın temsilcileridir.Onlar Peygamber Efendimizin sözüne muhatap olmuş mukaddes insanlardır. Ana başa taç imiş, Her derde ilaç imiş, Bir evlat pir de olsa, Anaya muhtaç imiş. Annelerimiz için yazılmış güzel dizeler ne kadar anlamlı.Her yıl Mayıs ayının 2. Pazar. günü kutladığımız Anneler Gününde bir o kadar içi boşaltılmış ve metalaştırılarak kutlanmaktadır. Öyle ki her yerde her magazada anneler günü hatta annelerimiz reklam aracı olarak kullanılmaktadır. Anneler Günü kendini 1600'lü yıllarda İngilizler'in 'Mothering Sunday' (Anneler Pazarı) kutlamalarında gösterdi. Anneler Günü resmi olarak ise ilk kez Amerika Birleşik Devletleri'nde 1872 yılında kutlandı. Philedelphia'da yaşayan Ana Jarvis adındaki genç kız, annesinin ölüm yıldönümü olan Mayıs ayının ikinci Pazar'ının tüm eyalette 'Anneler Günü' olarak kutlanmasını istedi. Jarvis'in gösterdiği gayret 1911 yılında semeresini verdi ve her yıl Mayıs ayının ikinci Pazar gününün Amerika Birleşik Devletleri'nin tüm eyaletlerinde 'Anneler Günü' kutlanması hükümet kararıyla kesinleşti.
İslamiyet öncesi; kadının yerinin olmadığı bir dünyada,kimliksiz yaşayan kadın, parayla alıp satılan kadın,pislik diye anılan kadın, mülkiyet hakkı olmayan kadın,15. asırda hiristiyanlığın sadece bir eşyadır dediği kadın, diri diri toprağa gömülen kızlar...... Dünyada kadın bu haldeyken Sevgili Peygamberimiz gelip, ondört asır önce, "Cennet annelerin ayakları altındadır" buyurarak kadının gerçek yerini ortaya koydu. İslamiyetten sonra, dünyanın en rahat anneleri İslam toplumundaki anneler oldu. Çünkü, anneye hürmet dinimizin, Peygamberimizin emirleridir. Peygamberimizin hicretin onuncu yılı, veda haccındaki sözlerinden, son nasîhatlerinden biri, "Kadınlarınıza eziyet etmeyiniz! Onlar, Allahü teâlânın sizlere emânetidir. Onlara yumuşak olunuz, iyilik ediniz" olmuştur.
Günümüze gelirsek "Anneler Günü" artık sosyal bir vak'a haline gelmiş bir adettir. Her ne olursa olsun yılda bir defa da olsa aziz varlık anne hatırlanıyor.Oysaki; bizim analarımız bizleri ninnilerle uyuttu, masallarla büyüttü. Türkü dinletti Türk çocuğu olduğumuz içinTöreyi, namusu, vicdanı, adaleti, ahlakı da öğretirdi. Benim anam, "Adı güzel, kendi güzel Muhammed" diye ilahileri gözyaşları ile dinler ve dinletirdi. Alnın secdesiz, ağzın duasız olmayacağını gösterirdi.Bizim analarımız için her erkek evlat Mehmetcikti, kendi evladıydı.Bizim analarımız için bayrak kızın çeyizi erkeğin kefeniydi.Bizin analarımız helal süt emzirir helal süt emeni arardı.Bizim analarımızın sofrası bereketli yüreği zengindi. İşte bundan dolayı ben anamı bir günde anmayı kendime yakıştıramıyorum. Hemde benden olmayan bir günde hiç yakıştıramıyorum.
Sadece diyorumki "hakkı ödenmeyen analar uzatın o mübarek ellerinizi öpeyim.Sizlere layık olamadığımız için gözyaşlarımı avuçlarınıza dökeyim.Sizleri huzur evlerine terk ettiğim için karşınızda utançtan boynumu bükeyim.Savaşın ortasında bebeleriniz gözlerinizin önünde ölürken onlara sahip çıkamadığım için kahrımdan eriyeyim.Afrika' da aclıktan ölen yavrularınızın hesabını rabbime ben nasıl vereyim.Cezaevlerine sizleri düşüren kahrolası suçları ortadan kaldıramadığım için o kelepçelerı bileklerime geçireyim.Oğullarınızı, kocalarınızı VATAN SAĞOLSUN diye toprağa veren analarımız sizlere sahip çıkamadığımız için, sizlerin yüreğindeki yangını söndüremediğimiz için......Artık koşamıyorum, konuşamıyorum utancımdan.Uzatın o mübarek ellerinizden öpeyim.Haklarınızı helal edin canım annelerim"

|
|
|