More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  Serkan ÖZÇALIK'tan Türki...PhotosProfileFriendsBlog Tools Explore the Spaces community

Blog

Akıl okulu

Güzel bir öykü sizlerle paylaşmak istedim...
 
altyapi_okulBir gün ülkenin küçük kasabalarından olan Yitan’da şöyle bir haber yayılmış:
- Güzel başkentimizde bir Akıl Okulu varmış. Her kim o okula giderse orada akıl öğretiliyormuş.Herkes bu haberi şaşkınlıkla birbirine anlatıyormuş. Kasabanın en zenginlerinden olan bir adam da bu haberi duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış:- Efendim, hayatımda hiç bu kadar komik bir şey duymamıştım. Bir insan akıllıysa akıllıdır. Sonradan akıl kazanılır mı hiç? Olacak şey midir? Duyulmuş mudur?

Görülmüş müdür?Bu adam çok zengin olduğu için çocuklarının hiçbirisini okutmamış. Öyle çok parası varmış ki, istese kasabanın tamamını satın alabilirmiş. Fakat çocuklarına devamlı şöyle diyormuş:- Şükürler olsun çok paramız var. Yine de paramıza para katmalıyız. Ne kadar çok kazanırsak o kadar güçlü oluruz.Çocuklarından biri ise, babasının bu düşüncesine katılmıyormuş. Devamlı:- Babacığım, okumak gibisi var mıdır? diyormuş. Bak ne çok paramız var. Ama bu parayla bilgi satın alamayız. Buna kimsenin de gücü yetmez. Neden okumayı kötü görüyorsun? Adam, çocuğunun bu sözlerini günlerce, gecelerce düşünmüş durmuş. Sabahlara kadar sayıklar olmuş: ‘Akıl okulu? Akıl okulu?’ Bir sabah dayanamamış ve kararını vermiş:- Böyle olmayacak. Şu Akıl Okulu neymiş gidip göreceğim.Adam yolculuk için hazırlanmış. Atına binmiş ve yola koyulmuş.
Günler geçmiş. Geceler geçmiş. Memleketinden ayrılalı tam otuziki gün olmuş. Günün birinde, yolda ağır ağır yürüyen bir ihtiyara rastlamış. İhtiyarın gözleri görmüyormuş. Adam bu ihtiyarın haline acımış. Yanına yaklaşarak:- Ey yolcu, nereye gidiyorsun? diye sormuş.İhtiyar da başkente gitmek istediğini söylemiş. Bunun üzerine adam atından inmiş ve ihtiyarı atına bindirmiş:- Ben de başkente gidiyorum. demiş. Bir günlük yolum kaldı. Birlikte konuşa konuşa gideriz. İhtiyar atın üzerinde, adam yaya yolculuklarına devam etmişler. Şehre vardıkları zaman adam ihtiyara:- İşte başkente geldik, demiş. Burada inebilirsin. Fakat ihtiyar, adama şunları söylemiş:- Madem bir iyilik yaptın, bunun gerisini de getir. Beni şehrin meydanına kadar götür. Ondan sonra var git nereye gideceksen.Adam hiç karşı çıkmamış ve tamam demiş. Beş-on dakika sonra şehrin meydanına gelmişler. Tam bu sırada ihtiyar bağırmaya başlamış:- İmdat!.. Yardım edin. Bu adam atımı çalmak istiyor. Bu garibana yardım elini uzatacak yok mu? İmdat!..Meydandaki insanlar koşa koşa gelmişler onların yanına. İhtiyar kör olduğu için ona acımışlar ve adamı suçlamışlar:- Utanmıyor musun bu yaşta hırsızlık yapmaya! Hem de kör bir adamın atını çalmaya çalışıyorsun. Adam haykırıyormuş:- Hayır yalan söylüyor. Bu at benim. Onu yoldan ben aldım. İhtiyardır, yorulmasın, bir iyilik yapmış olayım, dedim. Bu at benim. Ben hayatımda hırsızlık yapmadım. O yalancıdır.
Fakat gel gelelim insanlar adamı dinlememişler. Atı, kör ihtiyarı ve adamı doğruca şehrin hakimine götürmüşler. Hakim önce kör ihtiyarı, sonra adamı dinlemiş. Ardından da şöyle demiş:- Bana bir baytar, bir nalbant, bir de saraç çağırın. Hemen gelsinler. Bekliyoruz.Adam bu üç kişinin neden çağrıldığını bir türlü anlayamamış. Kimseye de soramamış. Mecburen çağrılanların gelmesini beklemiş. Kısa bir zaman sonra da hep beraber gelmişler. Hakim gelenleri tek tek huzuruna kabul etmiş. Önce baytar alınmış odaya. Hakim ona sormuş:- Ata bak. Bu at hangi memlekete aittir? Baytar şöyle karşılık vermiş:- Çok fazla incelemeye gerek yok. Bu at bu şehirden alınmamış. Yitan yöresine ait bir attır.Adam kendi memleketinin ismini duyunca hayretler içinde kalmış. Bu sefer de hakim nalbantı çağırmış ve ona:- Sen de bu atın nerede nallandığına bak, demiş. Nalbant biraz inceledikten sonra şunları söylemiş:- Bu at burada nallanmamış. Yitan yöresinde atlar böyle nallanır. Bizimkine benzemez.Adam yine şaşırmış. Kendi kendine, ‘Nasıl bilebilirler?’ diye sorup duruyormuş. Hakim son olarak saraca:- Bu atın koşumlarını incele, demiş. Nasıl eyerlenmiş? Saraç hiç beklemeden cevap vermiş:- Efendim, ilk bakışta bizim yöremize ait olmadığı anlaşılıyor. Yitan yöresinin koşum şeklidir.Hakim cevapları aldıktan sonra atın sahibine dönerek:- Evet, sen doğru söylüyordun, demiş. Bu at senin. Artık atını alıp gidebilirsin. İhtiyara da gereken ceza verilecektir. Hiç meraklanma. Fakat adam dayanamayarak hakime sormuş:- Siz böyle bir şey yapmayı nasıl düşündünüz? Bu adamlar, bu atın Yitan yöresine ait olduğunu nereden anladılar? Lütfen bana söyler misiniz bütün bunlar nasıl olabiliyor?Hakim adamın sorusuna gülerek cevap vermiş:- Ben ve bu gördüğün herkes, bu şehirdeki Akıl Okulunu bitirdik. Her şeyi o okulda öğrendik. Orada doğrunun nerede ve nasıl bulunacağı öğretilir.Adam böylece Akıl Okulunun ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş. Heyecanla memleketi olan Yitan’a dönmüş. Bütün olanları ailesine ve arkadaşlarına anlatmış. Sonra da bütün çocuklarını bu Akıl Okuluna göndermiş. Anlamış ki, herkeste akıl var, ama onu kullanabilmek için eğitim gerekiyor

Site EkleSite Ekle Link ArsiviDiyetBacklink arabam  Site Eklesite ekle link ekle  ankara nakliyatankara nakliyatankara nakliyat    Ekle"TRsites.NETKaliste.NETToplist Estetik Technorati ProfileSite Ekle "ToplistSite Ekle Link Ekle Url sitelerSite Ekle Link Arsivi Jital.com

Add to Technorati Favoritesarama motoruSiteEkle.Com.Tr

 

Engelli Kariyer

engelliOnlar çevremizdeler ancak nedendir bilinmez hakettikleri kadar günlük yaşamda yerlerini alamıyorlar. Özürlü, engelli veya sakat diye nitelendiriyoruz onları.Hangi şekilde seslenirsek seslenelim onlara pek çoğumuz görmezden geliyoruz. Oysa onların da bizim gibi(bazen bizden daha iyi, bazen bizden biraz daha kötü) yapabildikleri işler var. Bu güç şartlarda sağlıklı düşünme yeteneğine ve uzuvlara sahip kişilerin dahi iş bulmakta zorluk çektiği günümüzde onların yaşadıkları iş bulma sıkıntıları hayal edin. Bu zorluklara rağmen 4857 Sayılı Yeni İş Kanunununa göre işverenler elli veya daha fazla işçi çalıştırdıkları işyerlerinde %6 oranında özürlü(sakat), eski hükümlü ve terör mağduru çalıştırma kararı alınmıştır. Bu oranın %3′lük kısmı özürlü(sakat) vatandaşlarımızı kapsamaktadır. Bu yasa aşağıda yer almaktadır.

SAKAT (ÖZÜRLÜ) İŞÇİ ÇALIŞTIRMA ZORUNLULUĞU04 Şubat 2005 Tarihli Resmi Gazete
Sayı: 25717
Karar Sayısı : 2005/8413
İşverenlerin elli veya daha fazla işçi çalıştırdıkları işyerlerinde çalıştırmaları gereken özürlü, eski hükümlü ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun ek 1 inci maddesinin (B) fıkrası kapsamındaki terör mağduru çalıştırma oranlarının belirlenmesine ilişkin 8/3/2004 tarihli ve 2004/6976 sayılı Kararnamenin eki Kararın, 1/1/2005 - 31/12/2005 tarihleri arasında da uygulanması; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 14/1/2005 tarihli ve 02311 sayılı yazısı üzerine, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı Kanunun 30 uncu maddesine göre, Bakanlar Kurulunca 24/1/2005 tarihinde kararlaştırılmıştır.

 Ahmet Necdet SEZER,

 CUMHURBAŞKANI

Bu anlatılanlardan sonra farklı bir noktaya ilginizi çekmek istiyorum. Özürlü arkadaşlarımızın en etkin olarak çalışabilecekleri alan olarak bilişim sektörünü söyleyebiliriz. Hele ki programlama, tasarım, teknik destek vb. konularda
yeterli bilgi ve birikime sahip kişilerin özürlü olmayan bir kişiden farkı olmadan bilişim sektöründe rahatlıkla hizmet verebilir.

Sıkıntılar bu aşamadan sonra başlıyor. İşverenler bünyelerinde çalıştırabilecekleri istedikleri özelliklere sahip özürlü eleman bulma sıkıntısı içerisindeler. Bu güçlüğü aşmak için sadece özürlülere yönelik hizmet vermek üzere pek de profesyonel olmayan bir girişim başlatmış arkadaşlarımızın sitesini tanıtmak istiyorum. Engelli Kariyer bu bahsettiğim çerçeveler içerisinde faaliyet göstermeyi hedefleyen yeni bir oluşum.

Nereden duyduğumu hatırlayamadığım bir sözü sizlerle paylaşmayı istiyorum son olarak : “Her sağlıklı insan bir özürlü adayıdır”. Bu sözü paylaşmamdaki amaç yine onları görmezden gelmeyi önlemek için. Kimse 1 saniye sonra ne olacağını bilemiyor. Aynı duruma bizimde olmayacağımızı kim garanti edebilir.Kaynak

Satranç

Dürüst, anlamı olan, kendi ve yakınlarına faydalı  bir hayatı olsun kim istemez? Yaşanmış, bilinen hataların tekrarlanmamasını kim istemez? En zor durumlardan sıyrılabilmeyi, kendi ruhsal gelişmesini hızlandırmayı?..  Alın yazısı nedir ve bir insan özgür iradesi ile  neyi değiştirebilir?
Nasıl hareket edebileceğimiz bir oyunda gösterilmiş: satranç. 
Satranç; iyi güçlerin kötülüğü yenme arzusunu, insanın Hayattaki tuzaklardan kurtulma çabalarını ve  Madde ile Ruh arasındaki çekişmeyi temsil eder.Satranç tahtası savaş alanıdır - düşüncelerimiz ile doldurduğumuz boşluk.

En önemli merkezi figür - Şah.  O mantıktır, mantıklı düşüncedir.  Sadece güvenilir koruma(deliller-gerçekler) olduğundan eminse belirlenen yolda dikkatle, adım adım hareket eder. Şah'ı kaybettiğimizde  oyun dışı oluruz, normal yaşamın dışına düşeriz ve  hayata tümüyle katılamayız.
İkinci önemli ve merkezi figür Vezir'dir.  O özgüvendir. Her yöne, ileriye-geriye, sağa-sola hareket edebilir. Vezir-özgüven, Şah-Mantık'ı en iyi savunur. Yine de özgüvensiz kalabiliriz ancak mantıklı düşünce olmaz ise çözülür, yıkılır, çıldırırız.
Bu iki merkezi figür - şah ve vezir - aslında beynin iki yarı küresidir; sol - mantıklı düşünce ve sağ- özgüven. Her ikisi de insan bilincine aittir ve kazanmak ya da

kaybetmek onlara  bağlı. 
Ve Hayat adına çarpışma başlıyor.


Piyonlar en önde yürürler. Duygular - sayısız, iyi ve kötü.  Onlar ileriye yürür, ancak yandan hücüm ederler.  Bazılarını feda edebiliriz, lakin hiç olmazsa bir tanesini koruyalım - Aşk'ı.  Bu duygu mucizeler gerçekleştirebilir ve eğer sabırlı olup , sebat ve sadakat gösterirsek, piyon vezir olabilir.
İki kale figürü aklı simvolize eder. Kaleler sadece düz çizgide -ileriye, geriye, sağa, sola - hareket ederler.  Güçlü figürler ve iyi muhafızlardır.
İki at figürü zekayı temsil eder.  O tedbirlidir  ve  tehlikeleri aşar, yani hücüm etmek için acele etmez.  Atların L çizerek hareket etmelerine sebep kavgaya
girmek için en uygun anı yakalamayı beklemeleridir.
İki filin simvolize ettiği bilgeliktir.  O hiçbir zaman yandan veya önden taarruz etmez. O çapraz ilerlemeyi seçmiştir ve akıl ile zekanın savunmasında harekete
geçer. Filler çapraz ilerler; biri - sadece beyaz kareler üzerinde , diğeri - siyah karelerde. Böylelikle anlaşılan şu ki Bilgelik hem yapıcı hem de yıkıcı olabilir. 
Satranç oyunu hayatın  ölüme, iyinin kötüye, aydınlığın karanlığa karşı muharebenin talimidir.  Bu yüzden ilk hareket hakkı beyaz renkli figürlere aittir. Alın yazısı oyunun prensibi, ustalık ise -  özgür irade. Oyunun başında birçok hareket seçeneğinden en doğrusunu seçme olanağına sahibiz ancak çoğu zaman aceleci, dikatsiz ve düşünmeden hareket ettiğimizden yanlış hareketi yaparız.  Her hareket karşı tarafın(olumsuz güçlerin)  tepkisine(reaksiyonuna) sebeptir. Zamanın ilerlemesi ile özgür irademizi kullanma şansımız azalır.  Öyle durumlara düşeriz ki, oyunda kalıp devam etmek için sadece tek hareket şansımız var. Çok sık bu tek şansı kullanmak bir figürü feda etmemizi gerektirir(umut, hayal, ülkü).  Hayatta da bu şekilde hareket etmekteyiz.  Kendimizden feda etttiklerimize rağmen iyimserliğimizi koruyabiliyoruz. Oyunda ağır bir duruma düştüğümüz zaman ve eğer şah - mantık yeterince korunmuyorsa rok(satrançta hareket şekli) yapabiliriz, yani şah ile vezirin yerlerini değiştirebiliriz. Böylelikle akıl - kale oyunun merkezine gelir, şah - mantık ise geride korumada kalır.  Hedefe kilitlenen akıl hayatta da mantığın önüne geçebilir, öyle ki  bizim bazı hareketlerimiz mantıksız görünebilir.  Bu görünürde öyledir. Olaylar başlıca hedefe tabidir. Bazen, oyunda olduğu gibi hayatta da,  başa çıkılmaz bir duruma düşebiliriz.  Fakat   aklımız ve özgüvenimizle bu durumudan çıkmanın en mantıklı  çözümünü
bulabiliriz. 
Hayatımızın sonuna kadar bu oyunu nasıl sonlandıracağımız, bu hangi figürlerin kaybı ile olacak, düşüncelerimizde hangi değişiklikler olacak, bu bize bağlıdır. Eğer ruhumuzu güçlendirdiysek  mantığımız birincil, özgüvenimiz ikincil, bilgelik, zeka, akıl ve duygular onların takibinde olacaklardır. Eğer   zeka tarafından bize verilen güçleri önemine göre sıralayabilirsek biz bir şey feda etsek de en sonunda zafere ulaşırız.
Satrancın kurallarını öğrenmek için nasıl defalarca oynuyorsak, bu şekilde değişik olaylar sırasında en doğru kararları vermeyi öğrenebilmek için  birçok hayat ve değişimden geçerek karakterimizi mükemmelleştirebilir, düşüncelerimizi berraklaştırabilir ve irademizi güçlendirebiliriz.
Satranç, ruhun maddenin karşısındaki zaferin oyunu; içimizdeki iyi güçlerin  dışımızdaki tuzaklara karşı  kazandığı zafer; alın yazısının darbelerine karşı yaşamın zaferidir.

 

Ve Nene hatun...

Yarın anneler günü... Geçen kutlamadan bu yana nice ananın ciğeri yandı; onların her biri yılın annesi. Ve nice anne de göçüp gitti... Aramızdan ayrılanlara rahmet, geride kalanlara dayanma gücü, sabır dileyelim.

 

*

Bu evrensel gün ülkemizde elli üç yıldır kutlanıyor. Yılın annesi seçilen ilk büyüğümüz Nene Hatun. Yıl 1955. 

 

nene hatun Nene Hatun?

 

Tarihimizde kısaca 93 Harbi diye anılan bir savaş vardır: 1877-78 Türk-Rus Savaşı... Nene Hatun, işte bu savaş sırasında Erzurum’da halkın yazdığı ünlü kahramanlık destanı Aziziye Tabyası Savunması’nın yaşayan tek tanığıydı. Yalnızca tanığı mı? O, bir Aziziye kahramanıydı da... Bu özelliği dolayısıyla ilk anneler günümüzde Nene Hatun’a Anneler Annesi unvanı da verilmişti.

 

Nene Hatun, bu unvanları alışından çok kısa bir süre sonra, 22 Mayıs 1955’te, doğum yeri olan Erzurum’da 98 yaşında gözlerini yaşama yumdu.

 

O şimdi, kurtarılması için bir önder olarak savaş verdiği Aziziye Tabyası’nda yatıyor.

 

*

Bugün evrensel bir nitelik kazanmış olan anneler günü nasıl doğmuş?

 

Kısaca şöyle:

 

Yıl 1906. ABD’nin Filadelfiya kentinde yaşayan Ana Jarvis adındaki kız, annesinin ölümüne pek üzülmüş, neredeyse yaşamla olan bütün bağlarını koparmıştır. Bir süre sonra, Jarvis’in bu acısı, onun kafasında güzel bir düşünceye kapı açar: yılın bir gününü annelere ayırmak ve o günü, ayrı kaldığımız annelerimizin anılarıyla süslemek. Jarvis, bu düşüncesini önce arkadaşlarına anlatır; onların da bunu benimsemesiyle hep birlikte kentin belediye başkanına gidip bir anneler günü önerisinde bulunurlar. Belediye başkanı öneriyi pek beğenir ve bu konuda hemen ortak bir girişim başlatılarak güçlü bir kamuoyu yaratılır. Çalışmalar kısa sürede istendiği gibi sonuçlanacaktır: Amerikan Kongresi, mayıs ayının ikinci pazar gününün anneler günü olarak kutlanmasına karar verir.

 

*

Biz anneler gününü kutlamaya başladığımız ilk yıllarda, o gün geldi mi, ilk başta aramızdan ayrılmış olan annelerimizin, ninelerimizin mezarını ziyaret ederdik; hayatta olanlara da bir demet çiçek sunardık. Ne denli doğal olursa o ölçüde değerli sayılırdı bu armağan... Annelerimiz için şiirler söylerdik... Ve şarkılar, türküler okurduk...

 

Sonra sonra, anneler gününe de tecimsel bir nitelik yükledik, onu bir metaya dönüştürdük; her şeyi yapaylığa, maddiliğe indirgediğimiz gibi... Batı’ya benzememek olmazdı.

 

*  *  *

Yıl 1877... Günlerden 7 Kasım... Saatler, günün 8 Kasım’a döndüğü gecenin bir vakti... Erzurum... Yöre halkından çeteci Ermeniler, Aziziye Tabyası'na girerek burayı koruyan   askerleri uykuda yakalayıp kılıçtan geçiriyor... Ölen de öldüren de Osmanlı. Kim bilir, belki de aynı mahallede aynı çeşmeden su içmişler... Ama bir taraf o gece kan içiyor. Ve arkadan gelen Rus askerlerini buyur ediyor Tabya’ya...

 

Bir er baskından yaralı olarak kurtuluyor ve Erzurumlular’a ulaştırıyor bu hayınlığı...

 

Ve sabah ezanının hemen ardından minarelerden dalga dalga yayılıyor acı haber:

 

Ey Erzurumlular!... Moskof askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi. Bu iş, içimizden çıkan bazı hainlerin yardımıyla olmuştur: Moskof’a, nankör Ermeniler’in çeteleri kılavuzluk etmiştir. Bu kahpeler, uykudaki askerimizi süngüleyerek düşmanı Tabya’ya buyur etmiştir. Ey ahali!  Vatan elden gidiyor...”

 

Peki, ne olacaktı şimdi? Yanıt duyurunun içinde:

 

Koşun ey ahali!... Eli silah tutan vatanın imdadına koşsun! Ey ahali!... Eli silah tutan vatanın imdadına koşsun!...”

 

Halk hemen yurt savunmasına kalkar: silahı olan silahını, olmayan baltasını, tırpanını kapmıştır... Ve kazma, kürek, sopa, taş...

 

Kadın-erkek Tabya'ya koşanlar arasında Nene de vardır. Nene, yirmi yaşında taze bir gelin... 

 

*

Nene Hatun...

 

Onu bugün anan var mı? Anneler gününde? Doğum günü bilinmiyor ama ölüm yıldönümünde? Ya Aziziye Savunması’nın yıldönümünde?

 

Onun yüreği Aziziye’de atıyor; bilen var mı?!...

Anneler günü

"Ana gibi yar olmaz" düsturundan yola çıkarak evlerimizin, en nadide çiçekleri, toplumumuzun temel direği sevgili annelerimiz uzatın o mübarek ellerinizi bir kez daha öpeyim.
Hayatımızın her döneminde, her karesinde annemiz var oldu olacaktırda.Bütün dünyamız annemizin üzerine kuruludur.Onun varlığını bile hissetmek bize güç verir.Onlar şefkatin, merhametin, sevginin, fedakarlığın temsilcileridir.Onlar Peygamber Efendimizin sözüne muhatap olmuş mukaddes insanlardır.
Ana başa taç imiş,
Her derde ilaç imiş,
Bir evlat pir de olsa,
Anaya muhtaç imiş.
Annelerimiz için yazılmış güzel dizeler ne kadar anlamlı.Her yıl Mayıs ayının 2. Pazar. günü kutladığımız Anneler Gününde bir o kadar içi boşaltılmış ve metalaştırılarak kutlanmaktadır. Öyle ki her yerde her magazada anneler günü hatta annelerimiz reklam aracı olarak kullanılmaktadır.
Anneler Günü kendini 1600'lü yıllarda İngilizler'in 'Mothering Sunday' (Anneler Pazarı) kutlamalarında gösterdi. Anneler Günü resmi olarak ise ilk kez Amerika Birleşik Devletleri'nde 1872 yılında kutlandı. Philedelphia'da yaşayan Ana Jarvis adındaki genç kız, annesinin ölüm yıldönümü olan Mayıs ayının ikinci Pazar'ının tüm eyalette 'Anneler Günü' olarak kutlanmasını istedi. Jarvis'in gösterdiği gayret 1911 yılında semeresini verdi ve her yıl Mayıs ayının ikinci Pazar gününün Amerika Birleşik Devletleri'nin tüm eyaletlerinde 'Anneler Günü' kutlanması hükümet kararıyla kesinleşti.

İslamiyet öncesi; kadının yerinin olmadığı bir dünyada,kimliksiz yaşayan kadın, parayla alıp satılan kadın,pislik diye anılan kadın, mülkiyet hakkı olmayan kadın,15. asırda hiristiyanlığın sadece bir eşyadır dediği kadın, diri diri toprağa gömülen kızlar......
Dünyada kadın bu haldeyken Sevgili Peygamberimiz gelip, ondört asır önce, "Cennet annelerin ayakları altındadır" buyurarak kadının gerçek yerini ortaya koydu. İslamiyetten sonra, dünyanın en rahat anneleri İslam toplumundaki anneler oldu. Çünkü, anneye hürmet dinimizin, Peygamberimizin emirleridir. Peygamberimizin hicretin onuncu yılı, veda haccındaki sözlerinden, son nasîhatlerinden biri, "Kadınlarınıza eziyet etmeyiniz! Onlar, Allahü teâlânın sizlere emânetidir. Onlara yumuşak olunuz, iyilik ediniz" olmuştur.

Günümüze gelirsek "Anneler Günü" artık sosyal bir vak'a haline gelmiş bir adettir. Her ne olursa olsun yılda bir defa da olsa aziz varlık anne hatırlanıyor.Oysaki; bizim analarımız bizleri ninnilerle uyuttu, masallarla büyüttü. Türkü dinletti Türk çocuğu olduğumuz içinTöreyi, namusu, vicdanı, adaleti, ahlakı da öğretirdi. Benim anam, "Adı güzel, kendi güzel Muhammed" diye ilahileri gözyaşları ile dinler ve dinletirdi. Alnın secdesiz, ağzın duasız olmayacağını gösterirdi.Bizim analarımız için her erkek evlat Mehmetcikti, kendi evladıydı.Bizim analarımız için bayrak kızın çeyizi erkeğin kefeniydi.Bizin analarımız helal süt emzirir helal süt emeni arardı.Bizim analarımızın sofrası bereketli yüreği zengindi. İşte bundan dolayı ben anamı bir günde anmayı kendime yakıştıramıyorum. Hemde benden olmayan bir günde hiç yakıştıramıyorum.

Sadece diyorumki "hakkı ödenmeyen analar uzatın o mübarek ellerinizi öpeyim.Sizlere layık olamadığımız için gözyaşlarımı avuçlarınıza dökeyim.Sizleri huzur evlerine terk ettiğim için karşınızda utançtan boynumu bükeyim.Savaşın ortasında bebeleriniz gözlerinizin önünde ölürken onlara sahip çıkamadığım için kahrımdan eriyeyim.Afrika' da aclıktan ölen yavrularınızın hesabını rabbime ben nasıl vereyim.Cezaevlerine sizleri düşüren kahrolası suçları ortadan kaldıramadığım için o kelepçelerı bileklerime geçireyim.Oğullarınızı, kocalarınızı VATAN SAĞOLSUN diye toprağa veren analarımız sizlere sahip çıkamadığımız için, sizlerin yüreğindeki yangını söndüremediğimiz için......Artık koşamıyorum, konuşamıyorum utancımdan.Uzatın o mübarek ellerinizden öpeyim.Haklarınızı helal edin canım annelerim"

Nesli Tükenen İnsanlar

cekirge_kibrit

 *Sigara içmeyen şehirler arası otobüs şoförü
*Siz istemeden fiş veren küçük esnaf..
*Arabasının üzerine bavullarını saran Almancılar
*Bu kıyafet size yakışmadı diyen tezgahtar,
*Emniyet kemeri takan taksi şöförü,
*Trafikte küfür etmeyen araç şoförleri,
*Kadınların dişilikten daha çok insan olduklarını düşünen erkekler ,
*Şarkıları, müzikleri ile sözlerini bağdaştırarak söyleyen şarkıcılar (günümüzde bu olay" altı şişhane üstü kasımpaşa" niteliğinde),
*Verdiği üç kuruşu vergi zannetmeyen esnaf-tacir
*Yalan söylemeyen politikacı(böyle bir şey hiç oldumuydu ki)
*Bayramlarda el öpünce para veren yaşlılar...
*"Tabiî ki de" ve " atıyorum" demeden konuşabilen genç
*Traş olmuş ve koku sürmüş taksi şoförü
*Kapısında toplanmış kedileri uzaktan gördüğünde ne dükkanı olduğunu anladığın güvenilir mahalle kasapları,
*Siz söylemeden çiçek alıp gelen erkek arkadaş
*Yağmurlu ve karlı havalarda da sizi almaya can atan taksiler
*Yolların ve trafik kurallarının kendilerine özel olduğunu zannetmeyen sürücüler
*Sabah sabah tanımadığı insanlara günaydın diyerek gülümseyen insan türü
*İşi bilmeyen ama kendi hatalarını açıkça söyleyip, kabullenen patronlar
*Karısı çirkin ve şişman bile olsa, gözü ondan başka kimseyi görmeyen erkekler
*Bayan yolcuları dikiz aynasından dikizlemeyen muavin
*Altın günleri yerine evde oturup kitap okumayı tercih eden ev kadınları
*Yaya geçidinden geçen yayaları/yayayı görüp geçmesi için yavaşlayan hatta duran şoförler.
*Hep daha fazlasını istemeyen, sadece ve sadece halkını düşünen politikacılar.
*Sağa, sola manevralarda "sinyal" veren, etrafını kontrol ederek, gerektiği gibi araç kullanan, gereksiz klakson çalmayan, makasa girmeyen minibüs şoförü.
*Güleryüzlü devlet çalışanı. (Bu canlının soyunun tükenmesinde devlet etmeni büyük rol oynamıştır.)
*Bayan adı ve maili kullanarak kurbanın bilgisayarına girmeye çalışmayan erkek hacker türü. (HackeropatusKiddus)
*Belediye otobüsüne bindiğinizde selamınızı alan şoförler... (ben genelde günaydın falan derim de)
*Çayınıza kaç şeker attığınızı bilen arkadaşlar:
*Psikolojisi normal olan insanlar
*Hastanede görevi hastabakıcılık olup da hasta yakınlarından para almadan iş yapan bakıcılar..
*"Abi ben karşının şoförüyüm" yalanını söylemeden erkekçe "abi ben yeni başladım" diyen taksi şoförleri..
*Vatandaşı "oy pusulası" olarak değil de insan olarak gören politikacılar..
*Km.saati ile oynama yapmadan 2.el araç satan galericiler...
*Asıl görevlerinin büyük şirketlere eğitim vermek değil de, üniversite öğrencisi yetiştirmek olduğunu düşünen ve uygulayan Hocalar..
*5 dakika korna çalmadan ilerleyebilen minibüs şoförleri
*Simidini paylaşan amca...
*Sırtınızı sıvazlayan dost...
*İstemeden zam veren patron
*Dizini dövmeyen babalar
*Küfretmeyen Taraftar,
*Taraf tutmayan Hakem,
*Rüşvet almayan gümrük memurları
*Yerlere çöp ve sigara izmariti atmayan düşünceli insanlar

Bu Kadar Sevebilir misiniz?

biraz uzun gibi ama kesinlikle okurken farkına varmadan bitirmiş olacaksınız.......

y1p8auIJFI-W-_ITdu698zBZ9Xq3dhPgwkKxCO0DmcaIe072pvNuG1pEZjoRBggM5X2iODHfCb_I3EBir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra... Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep... Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak..." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten... Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirliyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..." Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği... Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya..." "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın... Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkâr etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle... İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikâyesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin kalması için dua ediyordu. Aradan bir yıl geçti…her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı.Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını.Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu.Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kâğıt duruyordu kutuda. İlk kâğıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kâğıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın...

Ve son kâğıtta şunlar yazılıydı:

 

"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...

Para!

paraYaşam Aracımız Para
Para istisnasız hepimizin doğumumuzdan ölümümüze kadar üzerinde en çok durduğu olgudur. Sürekli üzerinde ince hesaplar, konuşmalar, yaşam tarzı belirlemeler ve daha bir çok şey yapılmıştır. Parayla yatıp parayla kalktığımız günler elbetteki herkesin hayatında en az bir kere olmuştur.

Peki:
Para nedir?
Nerede kazanılır?
Nasıl kazanılır?
Neden kazanılır?
Ne zaman kazanılır?
Kimler parayı kazanabilir?

Para yüzyıllar önce bir çuval buğdaya bir koyun takası dediğimiz dönemlerde sıkışan bir aklı evvel Lidyalı tarafından bulunmuştur. Para aslında sadece bir düşüncedir, bir olgudur. Elimizde tuttuğumuz o soğuk madenler ve kağıt parçaları sadece aklımızdaki hesabımızı doğru yapabilmemiz için dokunarak düşünmemizi sağlayan maddi parçalardan başka bir şey değildir. İnsanoğluna verilen bir kredi makbuzudur aslında. Para bir kağıt parçasından ve bir metal yığınından daha ötedir aslında. İnsanın gösterdiği gücü, hayat kaynağı, düşünce şekli, hevesi, heyecanıdır. Kimisi için bir silahtan ibaretken, kimisi için doyuracağı bir karındır, kimisi için bir lüks iken, kimisi için bir zorunluluktur.

Para istenilen her yerde kazanılabilir. Yeter ki istemelidir insan. Şöyle bir etrafımıza baktığımız zaman herşeyi daha kolay ve daha basit anlayabiliriz. Günümüzde hayat ikiye ayrılmıştır. Düşünsel hayat ve fiziksel hayat. Gücünü kullanarak hayatını kazanan sınıf ile aklını kullanarak başkalarının fiziksel gücünden yararlanan hayat vardır. Peki sizin gözünüze hangisi cazip geldi? Tabii ki aklını kullananlar. Çünkü istediğin herşey onda vardır. Buradan anlayacağımız gibi. Eğer ki hayal gücünü ve zekanı kullanabiliyor ve karşındakini alt edip kendine hayran bırakabiliyorsan işte o zaman paranın kapısını aralamış olursun. Eğer zekanı ve hayal gücünü kullanamadığın bir yerdeysen işte asıl orada hiç bir şey kazanamazsın.

İlk olarak aklın herşeyden arınmış olmalıdır. Başka sıkıntıları bir kenara bırakıp direk istediğin ve elde etmeye çalıştığın şeye odaklanmış olman gerekmektedir. Eğer arkadaşlarınla felekten bir gece çalamadıysan ve bu içine ukte olduysa; arkadaşlarınla fele
 
kten bir gece çalmak senin için bir kazanç kapısıdır, eğer ki sonra yaparım diyerek bunu erteliyorsan da işte o zaman da senin için bir kayıp kapısıdır. Bazen en saçma dediğimiz şeyler bile her zaman için bize birer fayda sağlamıştır. İstediğin şey her neyse ona odaklandığın zaman bu yolun yarısını buldun demektir. Şimdi geriye o işi başarıyla sonuçlandırmak yani o iş için gerekli olan herşeyi büyük bir zevk ve kolaylıkla yapmana kalmıştır.

Para ilk bulunduğu zamanlarda daha ince bi ticaret anlayışını gütmüştür. Fakat bizim dönemimizde artık herşeyin başı paradır. Herşeyin başı sağlığınız bozulduğu anda yağdırdığınız milyarlar paradır. Artık günümüzde para herşeyin dermanı olmaya başlamıştır. Herkes için ön sıralarda değerler vardır. Fakat hiç kimse için paranın aldığı ön sırayı başka bir şey alamamaktadır. Kimisi için silah, kimisi için huzur, kimisi için ibadet, kimisi için eğlence, kimisi için yaşam tarzı en ön sıradadır. Fakat gördüğünüz gibi hiç birisi parasız yapılamamaktadır. Para geleceğimiz için kazanılır bu günümüzden harcanır.

Herkesin bir hayal gücü herkesin bir azmi ve herkesin bir amacı vardır. Aradaki tek fark günümüzde kafayı çalıştırmaktan başka bir şey değildir. Kimisi okur ve yüksek makamlara gelir. Kimisi ise bilgisayar gibi gördüğümüz şu hayatta bir açık yakalamış ve oradan virüs gibi girerek büyümüştür. Her zaman için büyük düşünüp makul oynamak gerekir hayatı. İşte para o zaman kazanılır. Kendini riske atmadan hiç bir zaman büyük kazanamazsın. Ama riskinde senden alabileceği çok şey vardır. Riski sıfıra yaklaştırmaya çalıştıkça kendinden bir parça vermektesin hayata. Risksiz bir kazanç düşünülemez zaten.

Herkes istediğini alır. Arayan herşeyi bulur. Parayı kimin kazanıp kimin kazanamayacağına hiç bir zaman karar veremez hatta bunu kestiremezsin bile. Hani derler ya herkesin bir nasibi vardır. Aslında herkesin bir düşündüğü vardır. Herkesin diğerlerinden farklı olduğu anlar vardır. O farklılıklar kişiye o kazancı sağlarlar. Hiç kimse diyemez ki Ben bu dünyadan kazançsız gittim hiç bir şey kazanamadım. En büyük değerimiz ve herkesin elinde bulunan kazanması en kolay olan parayı bile kazanamadım diyemez. İstemek başarmanın yarısıdır.
 

Evlilik

evlilikİyi Bir Hayat Herkesin Hakkı
Herkes kesinlikle ileride evlenmeyi, iyi bir eş, güzel çocuklar ister. Peki ya sorumluluklarımızı yerine getirebiliyor muyuz? Özetle sıralamaya kalkışırsak eğer:

Güven verip güvenmeyi öğrendik mi?
Kendi çıkarlarımızı aile çıkarlarının altında tutmayı başardık mı?
Karşımızdaki eşimiz konumuna bürünmüş kişiye değerli olduğunu gösterip her dakika destek olmaya çalıştık mı?
Peki ya gelecek?
İlerde boşanıldığında mallar kimde kalacak?
Çocuklara nolacak?
Peki eşim gönül eğlendirmelik mi yoksa bir ömür boyu onunla devam edebilir miyim?

Bir sürü sorunlarımız olduğu gerçektir. Bunların en başında güven vardır. Karşımızdaki her zaman için hayata tutunmaya çalışır aynı biz gibi. Bir farkımız yoktur karşımızdakiyle. Kendi hayatımız için başkasının hayatını hiçe sayabilme gibi bir iç güdüsel silahımız vardır. Evlendiğinde acaba paran için mi, güzelliğin için mi ya da her ne çıkarı varsa o çıkar için mi seninle evlendi? Tabii ki bunu bilemezsin. Herkes yüzüne gülebilir. Herkes rol yapabilir. Evlilik sorunlarından en büyüğü ise ilerde boşanma olursa nolacağıdır. Bu düşünce boşanmanın yarısını oluşturur. En tehlikeli düşüncelerden birisidir
 
aslında bu. Evlilikte aslında herşey karma karışıktır. Çünkü artık kendi çapınızda bir devlet kurmuş ve hükümet rolü üstlenmişsinizdir. Eğer ki doğru yerden başlarsanız bir müddet daha doğru yerden hiç dokunmasanızda gidecektir evlilik. Bu size yeterli zamanı kazandıracaktır. O sırada neyin ne olduğunu öğrenmeniz sizin önünüzdeki bir ömürde mutluluğunuzu garanti edecektir.

Eşimize güvenmeli
Onunla geleceğinizi ne güzel şekilde hayal etmeli ama büyük hayal kırıklıkları yaratacak ulaşılmaz hayaller kurmamalı
Kendinize, birbirinize karşı her yönden ilgi vermeye zorunlu görmek yerine uyuşan zevklerinizde buluşmalı
Her zaman birbirinizi sıkmalı ama her zaman birbirinizi rahat bırakmalısınız.

Güzel bir hayatı hepimiz isteriz. Fakat ne istediğimizi ve bunun için hangi yoldan gitmemizi gözlerimizi açıp iyice bakmalıyız. Ulaşacağımız sonucun güzelliğine aldanıp üzerinde yürüyeceğimiz yolun çilelerini göz ardı edemeyiz. Sonucun güzelliğini bazen yolların sıkıntıları yok edebiliyor. Bu yüzden hem yolu hem sonucu en güzel olan şeyleri seçmemiz gerekiyor.

Güzel bir evlilik güzel bir birliktelik herkesin hakkı ama hiç bir zaman kalple mantığı ayrı tutmamalısınız. Hem kendiniz için hem de karşınızdaki kişi için kötü sonuçlar sizin sayenizde doğabilir. İyi düşünün iyi yaşayın.

BİR ÖĞRETMEN HİKAYESİ

ogretmenBir öğretmen nasıl olmalı? Öğrencilerin başarısızlıklarının arkasında yatan nedenler konusunda bize ders verecek olan çok duygusal, yaşanmış bir öykü. Mutlaka okuyun..

Okulun ilk gününde 5 nci sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi.   Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini ayni derecede sevdiğini söyledi.   Ancak, bu imkânsız idi, çünkü ön sırada, oturduğu yerde bir yana kaykılmış, ismi Teddy Stoddard olan küçük bir oğlan vardı.

Bayan Thompson bir yıl önce Teddy´yi izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak, Teddy tatsız olabiliyordu.

 Bu öyle bir noktaya geldi ki, Bayan Thompson onun kâğıtlarını büyük kırmızı bir kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (X) yapmaktan ve kâğıdının üstüne büyük "F" (en düşük derece)  koymaktan zevk alır oldu.

Bayan Thompson´un okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Teddy´nin kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatini gzden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karsılaştı.

Teddy´nin birinci sınıf öğretmeni söyle yazmıştı,
"Teddy gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli."

İkinci sınıf öğretmeni söyle yazmıştı,
"Teddy mükemmel bir örgenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evdeki yasamı mücadele içinde geçiyor."

 Üçüncü sınıf öğretmeni söyle yazmıştı,
"Teddy´nin annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Teddy elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evdeki yasamı yakında onu etkileyecek." 

 Teddy´nin dördüncü sınıf öğretmeni söyle Yazmıştı, "Teddy içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." 

Şimdiye kadar, Bayan Thompson problemi kavradı ve kendinden utandı.

Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlarla sarılmış Noel hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissetti, Teddy´nin ki hariç. Teddy´nin hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı, Bayan Thompson onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu.

Bayan Thompson paketten taslarından bazıları düşmüş yapma elmas taslı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesi çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesini engelledi, bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. 

Teddy Stoddard o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı,

"Bayan Thompson, bugün aynı annem gibi kokuyordunuz".

 

Çocuklar gittikten sonra, Bayan Thompson en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı.

Bayan Thompson Teddy’m özel dikkat gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu.

Yılın sonuna kadar, Teddy sınıftaki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları ayni derecede sevdiği yalanına rağmen, Teddy onun gözdelerinden biri idi. Bir sene sonra, Bayan Thompson kapısının altında Teddy´den bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.

Altı yıl sonra Teddy´den bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.

Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. 

Yine Bayan Thompson´un tüm yaşamındaki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı. Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi.

Bu kez fakülte diplomasini aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karsılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu.

Mektup söyle imzalanmıştı, Theodore F. Stoddard, MD. (tip doktoru).

Öykü burada bitmiyor. Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var. Teddy bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu Ve evlenme töreninde Bayan Thompson´un damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.

Şüphesiz Bayan Thompson bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu? Tasları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Teddy´nin annesinin süründüğü parfümden sürdü.

Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Stoddard, Bayan Thompson´un kulağına şöyle fısıldadı, "Bana inandığınız için teşekkür ederim Bayan Thompson. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark yaratabileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim" Bayan Thompson, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi, "Teddy, yanlış şeylere sahiptin. Bir fark yaratabileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum". 

( Teddy Stoddard, Deş Moines´teki Stoddard Kanser Binası olan  Iowa Methodist´te doktordur.)

Bekleyemezsin

Düşünmeyen ve hayal kurmayan, kurmayı beceremeyen birisiyle hayallerini paylaşamazsın...

Çıplak ayak çimlerin üzerinde yürümenin zevkini astronotla paylaşamazsın…
Kafasını bir kere dahi “yukarı”ya kaldırmamış birine gökyüzünü, ay’ı ve yıldızları anlatamazsın…
Düşünmeyen ve hayal kurmayan, kurmayı becerem
 
eyen birisiyle hayallerini paylaşamazsın...
İnancı olmayan birisine şükretmeyi anlatamazsın…
Tıpkı;
Kendisini sevmeyen birine, sevgiyi anlatmasını ve seni sevmesini bekleyemeyeceğin gibi…

Kötüler Övünür, İyiler Kazanır

Eğer dünya hâlâ yaşanılabilirse; hâlâ lezzet aldığımız birçok güzellik varlığını devam ettiriyorsa bunca tahribata rağmen. Bunun mimarları bizleriz. Bizler: Yalnızca güzelliği düşünen insanlar, toplumsal bilinçle kederlenen, bu bilinçle neşelenen insanlar.

Milli ve manevi kaygılarla uykularını unutabilecek kadar hissiyat sahibi olan insanlar, iyi yoldasınız. Asla “Sen mi kurtaracaksın kardeşim.” Diyenlere itibar etmeyiniz. Zira evet biz kurtarıyoruz bu ülkeyi. Bizim ülkemizde –çok şükür ki- hâlâ günlük 200-300 şehit vermiyorsak, camilerimiz bombalanmıyor, bebeklerimiz bir roket atarla kan uykularında kana bulanmıyorlarsa, sokaklarımızdan makineli tüfek sesleri gelmiyorsa bu iyi insanların sayesindedir. Hırsızlar, yolsuzlar, beşik ulemaları, vatanı satanlar, vatanı bölenler, yetim hakkı yiyenler; örgütler, örgüt sempatizanı cahiller, örgütleri kiralık katil olarak kullanan Fransa, Almanya, ABD gibi –artık ihaneti ispatlanmış- aleni düşmanlar, bunca gemimizi kemiren farelere rağmen ayaktaysak; biz her gün yeni bir zafer kazanıyoruz demektir.

Ünce ümitlere saldırır düşman. Hayaller vurulur önce. Ruhunu bitirdiğinizde bir çuval etten ibarettir insan dediğiniz varlık. Neden televizyonlarda gün boyu karamsarlık pompalanıyor sanıyorsunuz topluma. Neden kapkaç, terör, sapıklık, vurgun, soygun, trafik kazası; ardından sanatçı ve mankenlerin uyduruk fosforlu dünyası peş peşe yayınlanıyor. Direkt psikolojimize taarruz ediliyor. Akşama kadar ayrılan çiftler, parçalanan aileler bir sevinç edasıyla sahneleri süslüyor. Çünkü onların zaferidir sağlamlığıyla meşhur Türk aile yapısını parçalamış olmak. Her gün aynı görüntülerle kötülüğü

 
n, sefilliğin, cahilliğin reklamı yapılıyor.

Cahilliğin reklamı yapılıyor çünkü magazin programlarına çıkarılan kişilerin diplomalarına bakın anlarsınız gerçeği. Mağarada büyümüş birine hayranız, ilkokul mezunu kadınlardan kültürlenmeyi umuyoruz. Doğru dürüst bir lise mezunu sanatçı yok. Üniversite mezunu olanlar zaten utancından televizyonlara yaklaşamıyorlar bile. Türk: genci “Ne gerek var okumaya, şu adamların hangisi okumuş.” Diyor. Cehalet dünyada hiç bu kadar övülen, reklam edilen bir seviyeye ( seviyesizliğe) gelmemiştir.

Evet kardeşim, bunca kepazeliğe devlet bir şey yapamıyorsa; askerin tutukladığını kanun salıyorsa, devletin haline devleti temsil edenler ağlıyorsa, demek ki devlet sensin. Sen varsın diye devlet var. Senin düşünmediğini devlet de düşünemiyor belli ki. Memleketi sen mi kurtaracaksın?

Evet, sen kurtaracaksın. Eğer kurtarmazsan senin çocuğunun cenazesi gelecek Güney Doğudan,

Senin eşini kapkaççılar trenlerin altına atıp öldürecekler,

Senin kızın evden ve okuldan kaçıp meşhur olmak için mağara kaçkını adamlardan medet umacak

Senin ülken gidecek elden.

Onlara bir şey olmayacak. Gerçi gemi batınca fareler de boğulur ama fareler de dahil hiç kimse bunu üzücü bulmaz.

* * *

İyi insanlar moralinizi bozmayın. Televizyonların dediği kadar azınlıkta değilsiniz. Memlekette her şey kötüye gitmiyor. Bu toplumda yolda bulduğu cüzdanı sahibine teslim eden milyonlarca insan var. Tabii ki şeytan “kötüler daha çok” diyecektir. Tabii ki şeytan aramızdan temsilciler bulup kendi propagandasını yapacaktır. İnanmayın, yalandır.

Haklı Olmak & Mutlu Olmak

İnsanlar tarih boyunca kişisel ihtirasları, egolarının tatmini pahasına birbirleriyle çatışmalar, düşmanlıklar yaşamış, hatta bu haklılık iddiası birbirlerinin yaşama haklarına saldırı niteliği bile kazanmıştır. İnsan doğası gereği zihninde haklı olduğunun ya da başkasının haksız, yanlış olduğunun ispatına ihtiyaç duyar. Bu da karşısındakinin savunma ihtiyacını ve ardından tartışma konusundan uzaklaşılarak haklıyım/haksızsın tartışmasını beraberinde getirir... İnsan, tartıştığı kişinin hatalarını ortaya çıkartmanın sonucunda kendisinin daha çok takdir edileceği yanılgısını da yaşar..Halbuki hiç kimse kendisini eleştiren ya da hatalarını yüzüne vuran birisine sempati duymaz. "Doğru sözü söyleyeni dokuz köyden kovarlar" sözü boşuna söylenmemiştir... Bu ille de haklı çıkma ihtiyacı malesef kırgınlıklara, düşmanlıklara, husumete yol açar.Dolayısıyla savunduğumuz konuda haklı bile olsak, karşımızdakini dinlemenin, haklılığımızı ifade ederken kullandığımız uslubün çok önemli olduğunu düşünüyorum...

İnsan, haksız olduğunu bildiği konularda bile bunu karşısındakine itiraf edemez çoğu kez..Eleştiriyi salt karşı tarafa yöneltmenin kişiliğini güçlü kıldığı, kendisine yapılan eleştirinin de kişiliğini zayıflattığı yanılgısına düşer. Navaro'nun bu konuda dile getirdiği ;"sen beni eleştirirken kendini haklı buluyorsun da, neden seni eleştirdiklerinden şikayetçi olup onları haksız buluyorsun.." şeklindeki özlü sözü düşündürücüdür gerçekten.Bu nedenle birbirlerine kar�
 
�ı haklı olduğunu iddia eden ve küçük hesaplar yüzünden sürekli birbirleriyle tartışan, zıtlaşan, kavga eden mutsuz insanlar, mutsuz bir toplumu da beraberinde getirir...Çevremizde incir çekirdeğini doldurmayacak kadar küçük sebepler yüzünden sırf haklı olduğunu ispat etmeye çalışan ve bunu ölüm kalım meselesi haline getiren insanların büyük kavgalarını, birbirlerine verdikleri zararları görmekteyiz. Bu anlamda; "önemli olan ölmek değil, mutlu olmaktır." diyen V.Hugo'ya katılıyorum.

Tabi ki haklı olduğumuzu düşündüğümüz konuda savunmaktan vazgeçmeli, karşımızdakine tamamen teslim olmalı demiyorum ancak haklılığını savunduğumuz konunun da ölüm kalım meselesi olmadığını hatırlamamız gerektiğini vurgulamakta yarar görüyorum.

Toplumsal değer yargılarımızın ben/ego merkezli yönünde değişim gösterdiği, kutuplaşma eğilimi yaşadığımız bu günlerde egolarımızın zaferi yerine uzlaşma, dayan